27.05.2017

Tamamen Öznel “Dışavurumcu Sinema”

Dışavurumculuk yani ekspresyonizm, gayrı resmi olarak ve birçok kaynakta “doğanın olduğu gibi temsili yerine duyguların ve iç dünyanın ön plana çıkarıldığı 20. yüzyıl sanat akımı” olarak geçer. 1. Dünya Savaşı sonrası politik ve ekonomik çöküntü içinde olan Almanya’da, Doğallık ve İzlenimcilik karşıtı olarak ortaya çıkar. Sanatın temeli insana dayanır. İnsanların iç dünyalarını, duygularını ve barındırdıkları çeşitlilikleri belirli kuralları ve biçimi reddederek, tamamen öznel olarak yansıtabilmelerini amaç edinir.

Dışavurumcu akım; resimden mimariye, heykelden müziğe ve nihayetinde tiyatrodan sinemaya kadar her sanat dalını etkiler. Ruhsal durumların daha ön planda olduğu, kendi kendini dinlemenin tercih edildiği, birçok anlamın kişiselleştirildiği ve illaki öze inildiği bir düşünce halini alır. Özellikle yukarıda da belirttiğim üzere, İzlenimcilik’in (empresyonizm) dış dünyayı aktarımına karşıt olarak giderek büyür.

Bölünmüş, yorgun düşmüş olan dünya ve tabii ki Almanya’nın gerçeklikten uzaklaşması gerektiğini, gerçeklik üzerinden pek fazla ilerleme kaydedilemediğini ve tekrar birleşmenin bu yolla mümkün olamayacağını düşünen yönetmenler; daha ziyade soyut kavramlara yöneldiler. Dışavurumculuk ile örtüşen bu durum, zamanla filmlere de yansımaya başlar. Toplumsal olaylara eğilim yerine de güncel sorunların daha çok ön plana alındığı görülür.

Dışavurumcu sinemada dekorların gerçeküstü olması da dikkat çeker. Her biri sanki bir rüyanın tasviri gibidirler çoğu zaman. Işık kullanımı da kendine has özellikler taşır. Gölgelendirme başka hiç bir türde olmadığı kadar ön plandadır. Makyajların abartılı olarak kullanılması ve daha tiyatral olması da gayet bilinçli bir seçimdir. Oyuncuların rolleri de tıpkı makyajlarda olduğu gibi bazen yapay gelebilecek şekilde aşırı teatraldır. Doğala olan karşıtlık sebebiyle, dış çekimler yerine dekor kullanımı tercih edilir. Kapalı alanlar ve yapay dekorlar daha çok kullanılmaya başlanır. Stüdyodan dışarıya hemen hemen hiç çıkılmaz.

Dışavurumcu Alman Sineması’nın başlangıcı olarak; Robert Wiene’nin 1920 yapımı, “Das Cabinet Des Dr. Caligari” filmi kabul edilir. Film sanki hareketli bir resim veya bir tablo gibi akar. Klasik biçimle hiç alakası olmayan ve tamamen zıt bir anlatımı vardır. Almanya’nın savaş sonrası durumunu ve psikolojik konumunu da çok iyi anlatan bir film olarak değerlendirilen eser, aynı zamanda bir başyapıt niteliği de taşır. Hatta bazı kaynaklara göre, Fransız eleştirmenler bu filmden sonra, tarz olarak benzettikleri ve psikolojik tandanslı yapımları anlatırken, Caligarizm terimini kullanmışlardır.

Dışavurumculuk; savaş sonrası Almanya’sının içine kapanık durumunu, psikolojik çöküntülerini, gerçeklikten uzaklaşmasını ve insanların bu durumlar neticesindeki dışavurumlarını çok net bir şekilde ortaya koyar. Dönemin içinde bulunduğu acı haller ve belki de kötülükler; yeni bir sinema dili olarak, görselliğin gücü ile birleşip en saf haliyle gözler önüne serilir.

Hollywood ve diğer ülke sinemaları, Dışavurumculuk’tan etkilenerek korku türüne değişik bir bakış açısı getirmiştir. Özellikle kara filmin (film noir) ortaya çıkmasında bu akımdan oldukça yararlandıkları görülür. Nazilerin Almanya’yı ele geçirmesi yüzünden, yönetmenler diğer ülkelere göç etmiş ve bu durumu oldukça pekiştirmiştir.

EN ÖNEMLİ 10 “DIŞAVURUMCU” FİLM

1- METROPOLIS, LANG, 1927

Sadece akımın değil, sinema tarihinin de en iyi ve en önemli filmlerinden biridir. Aynı zamanda sessiz film türünün en büyük ve o zamana kadar ki en yüksek bütçeli yapımıdır. Metropolis; distopik olduğu kadar, bilim-kurgu türünün de önemli başyapıtlarındandır. İşçiler ve işverenler arasında yaşanan sorunlara değindiği için oldukça kışkırtıcı bulunmuştur. Film, ülkemizde ateizm ve komünizm propagandası gerekçesi ile uzun süre yasaklanmıştır.

2- NOSFERATU, eine SYMPHONIE des GRAUENS, MURNAU, 1922

Hikaye; Transilvanya’dan Kont Orlok’un kendisine yazdığı sembollerle dolu mektup üzerine yola çıkan Tomas Hutter’ın üzerinden başlıyor. Kont ile bir emlak anlaşması yapacağını düşünerek yola çıkmaya hazırlanan Hutter’ın bu kararı, karısı Ellen’i oldukça korkutur ve eşine şiddetle karşı çıkar. Eşine aldırış etmeyen Hutter, Kont’un yanına giderken yolda birçok insanla karşılaşır. Hatta bu kararı yüzünden insanlar kendisine oldukça garip davranırlar.

Film, Bram Stoker’ın Dracula’sının izinsiz bir uyarlaması olduğu için yayından hemen kaldırılır. Sadece Dışavurumcu Sinema’nın değil, korku sinemasının da önemli başyapıtlarından biridir.

3- DAS TESTAMENT des DR. MABUSE, LANG, 1933

Müfettiş Lohmann uzun süredir bir dava üzerinde çalışmaktadır. Davanın bütün delilleri, onu sadist amaçları da olan bir organize suç örgütüne götürür. Bu delillerin ucu, örgütün lideri olarak, yıllardır akli dengesi yerinde olmadığı için akıl hastanesinde yatan Dr.Mabuse’ye kadar gider. Lohmann için artık işler daha da karmaşık bir hal alır.

Film, 1952 yılına kadar Almanya’da yasaklı olarak kalmıştır. Yönetmen Lang, aynı setleri kullanarak, Fransız oyuncularla ve Fransızca olarak filmi yeniden çeker.

4- DAS CABINET des DR.CALIGARI, WIENE, 1919

Film, bir kasabada işlenen faili meçhul seri cinayetleri konu alır. Anlatıcı Francis’in sesinden dinlemeye başladığımız hikaye, Francis ve en iyi arkadaşı Alan’ın bir panayıra katılması ile başlar.

İlk olgun Dışavurumcu film olarak tarihe geçen bu yapıt, kimi kaynaklarda “ilk gerçek korku filmi” olarak da yer almaktadır. Kübik dekorları, büyük ses getiren kurgusu ve kamera kullanımı ile de olay yaratan film, “Kara Film” türüne de öncülük etmesi ile sinema tarihine yön veren en önemli yapıtlardan biri konumundadır.

5- DER BLAU ENGEL, STERNBERG, 1930

Profesör Rath, sınıfta elden ele dolaşan fotoğraflar olduğunu fark eder. Fotoğrafların biraz müstehcen olduğunu görür ve fotoğrafların sahibi Lola’dan hesap sormak üzere Mavi Melek kabaresine gider. Orada Lola ile tanışır ve kendisine aşık olur. Onun için kariyerini bir çırpıda çöpe atar ve kadının peşinden sürüklenmeye başlar.

İlk büyük sesli Alman filmi olarak kabul edilen film, Heinrich Mann’in “Professor Unrat” adlı romanından uyarlamadır. Marlene Dietrich’in büyük üne kavuşmasına da vesile olan yapıt, eş zamanlı olarak hem İngilizce hem de Almanca çekilmiştir.

6- M, LANG, 1931

Şehir, çocuk cinayetleri yüzünden oldukça huzursuzdur. Pedofili bir seri katilin varlığı, gün geçtikçe herkesi tedirgin etmeye başlar. Katili bulamayan polis teşkilatı ise şehir üzerindeki baskıyı iyice artırır. Bu baskı şehirdeki diğer suç örgütlerini, hırsızları ve hatta dilencileri bile rahatsız eder. Kendilerinin de baskı altında olması ve suç işleyemez hale gelmelerinden dolayı, bu örgütler de katili aramaya başlar. Polis ve suç örgütleri arasında resmen bir insan avı yarışı başlamıştır.

M, Kara Film türünün de ilk başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Naziler, iktidara geldiklerinde, dehşet içerisindeki bir şehir, suç örgütleri ile polisin denk gösterilmesi ve karamsarlık gibi sebeplerle filmi yasaklamıştır.

7- FAUST, MURNAU, 1926

Faust, Tanrı’ya olan inancını ve Tanrı’nın varlığını sorgular. Hayatın anlamını bulmaya çalışırken aslında hiçbir güvencesinin de olmadığını fark eder. Faust’un bu arayışını ve boşluğa düştüğünü fark eden Mephisto, ona gençlik ve gerçeklik vaat eder. Faust’un Mephisto ile yaptığı anlaşma, arzularının aslında onu mahvettiğini fark etmesine yol açacaktır.

Goethe’nin klasikleşmiş eserinden uyarlanan Faust, dönemin ve akımın en çarpıcı filmlerindendir. Filmde kullanılan teknik yapı hala tartışmalara konu olmaktadır. Özellikle ışık kullanımı, gölgelendirmeler ve atmosfer oldukça etkileyicidir.

8- SCHATTEN – EINE NACHTLICHE HALLUZINATION, ROBISON, 1923

Film, oldukça varlıklı olan Baron ve karısının, verdikleri özel bir yemek sırasında gelişen olayları ve yaşanılanları anlatılıyor. Baron, karısını çok sevmektedir ve oldukça da kıskanç bir yapıya sahiptir. Yemeğe, Baron’un karısına ilgi duyan 4 kişi de katılır. Bu 4 konuk, bir ara kadının duvara yansıyan gölgesini öpmeye kalkışır. Baron, bu duruma oldukça sinirlenir ve kıskançlık krizine girer. O sırada bir gölge oyuncusu, sergilediği performans ile Baron’a ve konuklara neler olabileceğini gösterir. Bu olay, belki de Baron’un eviliğini kurtaracaktır. Ya da her şey zaten bir kurmaca mıdır?

9- DER GOLEM, GALEEN – WEGENER, 1915

Dışavurumcu Sinema’nın ilk filmi Dr.Caligari olarak kabul edilse de, akımın ilk belirtilerinin görüldüğü ve sonradan önemli filmlerinden biri olarak kabul gören film Golem’dir. Bir rahibin, yıldızları okuması neticesinde korkunç bir felaketin geldiğini düşünmesi ile olaylar başlar. Baş rahibenin İmparator’a bu durumu anlatmasından hemen sonra kral, yahudilerden topraklarını terk etmesini ister. Bunun üzerine baş rahip çamurdan Golem’i yaratır ve düşündüğü gibi Golem köyü kurtarır. Ancak Golem’in baş rahibin kızına aşık olmasıyla başka sorunlar ortaya çıkmaya başlar.

1920 yılında Wegener, bu sefer yanına Boese’yi alarak filmi yeniden çeker ve dekorlarından ışık kullanımına, makyajından gölge oyunlarına kadar çok daha etkili bir film ortaya çıkarır.

10 – DER STUDENT VON PRAG, RYE – WEGENER, 1913

Hikaye; genç bir öğrencinin, hayallerine kavuşma ve sevdiği Kontes’e sahip olma isteğinden dolayı, bir zengin ile yaptığı anlaşma üzerinden başlar. Zengin belki de şeytanı simgeler ve öğrenciden istediği, aynadaki yansımasıdır. İnsanın istekleri için, kendi kişiliğinden bile vazgeçmesi çok net bir şekilde perdeye yansıtılır.