23.05.2016

The Babadook: Geçmişin Yüzleştirdiği Korkular

Son yıllarda korku sinemasının tekdüze hal almaya başlaması muhtemelen korku ögesinin iyice cin, şeytan ve ruh üçgenine yönlendirilmesinin bir sonucu. Bununla beraber klişelerin kullanımının günden güne artmaya başlaması ve yapıbozumcu örneklerin tür içerisinde azalması, dini referanslarla insanları korkutup gişe yapmayı amaçlayan ticari bir zekanın ürünü. The Babadook, bu ticari zekayla yönlendirilmiş klişe korku prototiplerinin oldukça uzağında, özlediğimiz bir korku filmi olarak türe önemli derecede katkı sağlamayı başarıyor.

Avustralyalı yönetmen Jennifer Kent, aslında sektöre oyuncu olarak girmiş olsa da 2005’te çektiği 10 dakikalık kısa film “Monster” ile yönetmenliğe adım atmaya karar vermiş. Bundan tam 9 yıl sonra çektiği ilk uzun metrajlı filmi The Babadook ise bu kısa filmin uzatılmış versiyonu niteliğinde. Bu yönden Andres Muschietti’nin 3 dakikalık korku kısası olan Mama (2008)’yı, 2013’te 100 dakikalık bir uzun metraja çevirerek ilk filmine imza atmasıyla oldukça benzer bir süreci yaşıyor.

Jennifer Kent, 30.000 dolar gibi oldukça düşük bir bütçeyle zoru başararak dramatik çatışması kuvvetli, hikayesini semboller üzerinden yürüten, klostrofobik atmosferiyle her an huzursuzluğu tetikleyen bir ev içi gerilimine imza atıyor. Ağırlıklı olarak anne ve çocuk karakterlerini odak noktasına alarak korkutucu masal kitabı “Babadook” üzerinden ikisinin çatışmasını güçlendiriyor. Anne Amelia (Essie Davis), oğlu Samuel’i (Noah Wiseman) doğurmak üzereyken arabanın kaza yapması sonucu kocasını kaybetmesi filmin temeldeki dramatik çatışma unsuru. Samuel’in her seferinde komşularına ve arkadaşlarına babasının ölüm nedenini açıkça söylemesi ve bunun nedenini kendisinin doğmasına bağlaması bir yana, Amelia da kocasının ölümünden oğlunu sorumlu tutuyor. Bu da Lynne Ramsay’ın We Need to Talk About Kevin (2012)’indeki doğumdan büyümeye kadar sorunlu anne – oğul ilişkisiyle akrabalık kurmasını sağlıyor.

Annenin her ne kadar oğlunu kendi içinde kabullenememesine rağmen dışarıdan bunu inkar edip onu seviyormuş gibi davranmaya çalışması, oğlunun da annesinin sevgisine bir türlü inanmaması aralarındaki güvensizliği had safhaya taşıyor. Belki de korkutucu figür “Babadook”un ortaya çıkmasındaki temel etken bu, zira Samuel’in “Babadook”a karşı annesini korumak için silahlar geliştirmesi, yani ölen babasının yerini alarak koruyucu erkek figürü yerine geçmesi önemli. Çünkü hikayede Amelia’yla bariz şekilde ilgilendiği belli olan iş arkadaşı Robbie karakterinin klişeler gereği “baba figürü” olarak hikayeye dahil olacağını bekliyoruz, fakat Kent burada bir yanıltmaca yapıp açıkça Robbie’ye gerek olmadığını söylüyor ve onu hikayenin dışına itiyor.

Evin içerisinde gerilimin ve korkunun tırmandığı sahnelerle birlikte Amelia, büyük bir hesaplaşma süreci geçiriyor. Gerçek, rüya ve hayallerin birbirine karıştığı “karabasan” sürecinde iyice kontrolden çıkan, hatta oğlunu neredeyse öldürecek cinnet kıvamına gelen Essie Davis’in güçlü performansını The Shining (1982)’teki Jack Torrance’in bir nevi kadın yansıması olarak görmek de mümkün. Fakat anneyle oğulun boğuştuğu sahnede bile çocuğun, annenin yanağına dokunmaya çalışması hem hoş bir ayrıntı, hem de sorunların çözülmesini, geçmişin geride bırakılmasını tetikleyen ufak ama güçlü bir dokunuş. Bu “karabasan” sürecinde hem ölen kocasıyla kendi kafasının içinde vedalaşan, hem de çocuğunu artık kabullenen anne karakteri misyonunu tamamlamış ve korkularını yenmiş oluyor.

The Babadook, korku türünde başarılı bir ilk film oluşuyla, Avustralya sinemasından çıkan bir örnek olmasıyla, 30.000 dolarlık düşük bütçeyle inanılmaz bir sinematografi ve sanat yönetimi dizayn etmesiyle, Essie Davis ve Noah Wiseman’ın adeta tek başlarına sürüklediği güçlü performanslarıyla her türlü övgüyü hak ediyor. Korku türüne adeta bir “kadın dokunuşu” getiren Jennifer Kent’in bundan sonra çekeceği her filmi merakla bekleyeceğimiz kesin.