30.05.2017

KARA DİZİ (Film Noir Üzerine Yazılar): The Big Sleep

Philip Marlowe’la tanışın (şu ana kadar tanışmamış olma ihtimaliniz pek yok gerçi). Kendisi, film noir’ların çetin ceviz özel dedektiflerinden. Sigara ve içkiyi elinden düşürmeyen, kadınlarla arsızca flört etmekten çekinmeyen, yeri geldiğinde yasaları çiğnemekten dahi imtina etmeyen, fakat şahsi prensiplerinden de hiçbir şekilde taviz vermeyen, şık giyimli bir noir şövalyesi. Marlowe’u “Malta Şahini”nin Sam Spade’inden ayıran en önemli özellik, paraya çok daha az önem veriyor oluşu. Sanki gizemleri çözmesinin sebebi para değil, o gizemlerin ta kendisi; kediyi öldüren merak Marlowe’u da pek çok kez ölümden döndürüyor fakat o her seferinde yüzünde müstehzi bir sırıtışla ayağa kalkmayı ve kendini yeni çıkmazlara sürüklemeyi başarıyor. Aklına bir şeyi koydu mu, hiç kimse ve hiçbir şey onu durduramıyor, hatta yavaşlatamıyor.

“The Big Sleep”, adına “Double Indemnity” dahil çeşitli kara filmlerde senarist olarak da rastladığımız meşhur romancı Raymond Chandler’ın aynı adlı yapıtının ilk uyarlaması. Yönetmen koltuğunda Hollywood’un en başarılı ve üretken isimlerinden Howard Hawks oturuyor. İşin ilginci, filmin senaristlerinden biri Amerikan Edebiyatı’nın önemli isimlerinden William Faulkner’ın ta kendisi! Fakat “The Big Sleep”i bir klasik kılan isimler sadece Hawks, Chandler ve Faulkner değil elbette; işin içine Humphrey Bogart ve Lauren Bacall giriyor ve beyazperde, gelmiş geçmiş en muazzam ikili kimyalardan birine şahit oluyor. Marlowe ve Vivian’ın enerjisiyle dolup taşan restoran sahnesi, bugüne kadar yazılıp oynanmış en güçlü sahnelerden. Bacall’ın canlandırdığı Vivian Ruthledge’ın “Atlarla oynamayı ben de seviyorum” cümlesiyle başlayan monoloğu da, Hollywood’da o güne dek bir kadın karaktere yazılmış belki de en cesur ve kışkırtıcı şey.

Raymond Chandler’ın biri hariç diğer tüm Marlowe romanları da beyazperdeye uyarlandığı halde, dünya çapında neredeyse herkesin aklına kazanan Marlowe portresi Humphrey Bogart’a ait. Bogart artık ikonik hale gelmiş o maskülen, agresif, dikbaşlı aurasıyla, Sam Spade’in ardından başka bir klasik noir karakterine daha hayat üflüyor.

“The Big Sleep” fazlasıyla karmaşık bir olay örgüsüne sahip. Bazı ikincil karakterlerin isimlerini, kim olduklarını veya motivasyonlarını akılda tutmak bile zaman zaman zorlaşabiliyor. Marlowe’un General Sternwood’la görüştüğü huzursuz edici bir sahneyle başlayan film, kimin kime şantaj yapıp kimin kimi öldürdüğünün birbirine karıştığı dolambaçlı bir yolculuğun başlangıcını teşkil ediyor. Hatta meşhur bir anektoda göre, Bogart bir gün sete gelip “Sternwood’ların şoförü Owen Taylor’ı kim öldürdü?” diye sormuş ve çekimler durup romanın yazarı Chandler’a telefon edilmiş. Yazarın cevabı, “Ben de bilmiyorum ki,” olmuş.

Şaka bir yana, pek çok noir’daki gibi, “The Big Sleep”te de olay örgüsünün başlıca rolü, atmosferi inşa etmek. Sigara dumanları altındaki kumarhaneler ve restoranlar; dili de bileği kadar kuvvetli bir özel dedektif; yalanların, ihanetlerin ve kurşunların havada uçuştuğu, her sokağına buram buram paranoya sinmiş bir şehir; başkarakterimizin aklını başından alıp dünyasını altüst eden bir femme fatale

Marlowe ve Vivian arasındaki cinsel gerilim, filmin en ağırlıklı unsurlarından. Hatta bir noktada kimin kimi öldürdüğünden çok, Marlowe ve Vivian arasındaki inişli çıkışlı ilişkinin nereye varacağını merak etmeye başlıyoruz. Her nitelikli sanat eseri gibi, “The Big Sleep”in özünde de insani bir hikâye var. Aşk söz konusu olunca, Marlowe ve Vivian’ın o katı dış yüzeyleri bile soyulmaya başlayabiliyor. Tabii filmin suç unsuru da etkileyici bir yüzleşmeyle sona ererek seyirciyi tatmin ediyor. Uzun sözün kısası, tüm zamanların kara film klasiklerinden “The Big Sleep”, dönüp dönüp izlemekten bıkmayacağımız bir sinema şöleni.

Sırada: Double Indemnity