05.06.2017

The Danish Girl: Benim Bedenim Benim Hayatım


Kariyerinde çok fazla filme sahip olmayan Tom Hooper, 2010 yılında çektiği The King’s Speech ile henüz üçüncü filminde zirveyi görmüştü. Oscar’da En İyi Film Ödülü olmak üzere birçok festivalde sayısız ödül alan The King’s Speech’den sonraki filmi Les Misérables ile de başarısını devam ettiren Hooper, daha ne yapabilir ki diye düşünenlere The Danish Girl gibi yine muhteşem bir yapımla cevap verdi.

Bu kez tarihin ilk transeksüeli olan Lili Elbe’nin hayatını perdeye taşıyan Tom Hooper, gerçek hayat hikâyelerini filme aktarmak konusundaki iddiasını devam ettirdiğini ispatlama niyetinde. Hooper, daha önce İngiliz Kraliyet ailesinden VI.George’nin kekemeliği yenme sürecine odaklanan bir filmde ne kadar samimiyse yine aynı derecede içten davranır son filminde de. Zira oldukça hassas bir meseleyi bünyesinde barındıran Lili Elbe’nin hayatını anlatırken aksi bir durumun yaşanması çok büyük talihsizlik olurdu değil mi? David Ebershoff’un 2000 tarihli Lili Elbe’yi anlatan romanından uyarlanan The Danish Girl için büyük oranda gerçeğe bağlı kalan bir film diyebiliriz.

Film, Elbe’nin transeksüel olmadan önceki hayatında başlar. Einar’ın evliliğinde de kariyerinde de oldukça mutlu ve verimli olduğu yıllardır. Einar karısının resimleri için kadın kıyafetleri giyerek poz vermeleri sırasında bedeninde daha baskın olan kadını hisseder. Ve bu hisler sonrasında Einar’ın transeksüel hayatını tüm önemli dönemeçlerini adımlayarak takip eder film. Einar’ın Lili’ye dönüşme sürecini, Lili olma kararını oldukça sağlam temellendirir. Filmin hiçbir anında bu söylediğinin ya da yaptığının temeli nedir sorusunu sorma gereği duymaz seyirci. Zira Hooper bir süre sonra söylediklerinin altını incelikle doldurur. Lili’nin transeksüel olma sürecinde o dönemki transeksüellerin durumunu ya da toplum içerisindeki konumlarını ise pek göremeyiz. Film boyunca gördüğümüz tek transeksüel Lili’dir. Belki film ile ilgili yapılabilecek nadir eleştirilerden biri bu olabilir. Çünkü film Lili’nin hikâyesini kapalı bir sınır içerisinde anlatır sanki. Zaten çok az olan dışarı çekimlerinde de başka translar görmeyiz. Lili de hiç kendisi gibi translarla bir araya gelmez, böyle bir arayış içerisine girmez. Zira bu dönüşüm sürecinde en büyük dostu, sırdaşı yine karısı Gerda Gottlieb olur. Lakin The Danish Girl, o dönemde Danimarka’ da tıbbın transeksüelliğe bakışını çok iyi verir. Translığın bir sapkınlık ya da şizofreni olarak görüldüğünü üstüne basa basa anlatır Hooper.


The Danish Girl elbette tam bir proje filmdir. Üstelik Hooper son üç filminde yaptığı gibi bunu da Oscar için yapmıştır. Akademinin sevdiği ne varsa fazlasıyla uygular. İlk olarak Hooper, oyuncu seçiminde zaten ayağını sağlam basar; başrolü geçen yıl en iyi erkek oyuncu dalında ödülü kucaklayan Eddie Redmayne’ye emanet ederek en büyük hamlesini yapmıştır. Redmayne, The Theory Everything’deki performansı ile vücut deformasyonu olan bir rolün altından gayet başarılı kalktığını göstermişti. Erkek vücudunda kadın gibi davranmanın zorluğunu da ancak Redmayne gibi ustalıklı bir oyuncu başarabilirdi. Filmin bir diğer Oscar’lık yönü ise hikâyeyi ağdalı bir dille anlatmasıdır. Bu da Akademi’yi tam kalbinden vurabilecek bir hareket elbette. Belki tarihin ilk transeksüelinin hikâyesi bağımsız bir yapım tarafından çok daha naif anlatılabilirdi bilemeyiz.

The Danish Girl, Hooper’ın oldukça sıra dışı kamera kullanımıyla farklı bir seyir zevki sunar. Hooper, kamerasıyla bir çocuğun oyuncağı ile çok farklı şekillerde oynaması gibi oynar sürekli. Kimi zaman olanları gizli bir köşeden ya da ufak bir aralıktan gözlüyormuşçasına yaparken hemen arkasından geniş ekran çekimi getirerek adeta seyirciye şok etkisi yaşatır. 1900’lü yıllarda yaşanan hikâye için seçilen mekânlar tam anlamıyla muhteşemdir. İnsanın dilini uçuklatacak denli büyüleyici binalar, eşyalar filmin görüntü ve sanat yönetiminin ustalığıyla resmen bir ziyafet sunmaktadır seyirciye. İlmik ilmik dokunmuş senaryosu, zaman atlamalarını başarılı kılan kurgusu ile takdiri hak eden bir yapım The Danish Girl.