01.02.2021

The Dig: Ölüyken Yaşamak

Anıl YAĞCI

İnsan bu hayatta niçin çalışır? Bizi çalışmaya iten o itki nedir? Üretme arzusu, neslin devamını sağlayacak olan alt soya bakma yükümlülüğü, hayatta iz bırakma isteği. Bütün bu cevaplar tek bir yöne doğru çıkıyor aslında, “gelecek için çalışmak.” Geçmişte varolamayız, şimdiye sıkışamayız ancak gelecekle özgürleşebiliriz. Geçmiş, şimdi ve gelecek… Bu üç zaman kavramı hayatımızı şekillendiren unsurların başında geliyor. Dünyadaki ömrümüz geçmişe takılı kalarak, şimdiyi tüketerek, gelecek kaygısı yaşayarak geçmenin ötesinde, çoğu zaman bundan bihaber şekilde kendimizi o yaşam döngüsünün içinde kıvranır bir şekilde buluruz. Hangi zaman dilimine el atsan, elinde kaldığı bir yaşam döngüsünden bahsediyorum. Yaşamayı bilmediğimizden kaynaklı olsa gerek. İşin tuhafı yaşamayı da yaşarken öğreniyoruz bir nevi. Tabiî bu öğrenme sürecinde kılavuzlara ihtiyacımız var. Kitaplar ve filmler gibi… İkisi de kocaman bir derya. Bizim elimizden tutan, hayatımızı şekillendiren o üç zaman kavramına karşı bir rehber olma niteliği taşıyan büyük bir tutkuyla tutulduğumuz kılavuzlar bunlar.

Nasıl doğum günümüzde bir doğum günü pastası bize arkadaşlık ediyorsa geriye kalan günlerde de filmler yanı başımızda bitiveriyorlar. Aslında filmleri pastalara benzetecek olursak; o kadar çeşit pasta var ki ve öylesine süslemelerle bu pastalar bize sunuluyor ki çoğu zaman hayretler içerisinde kalıyoruz. “Bu da olur mu?” diyeceğimiz cinsten pastalardan bahsediyorum. Bir sürü katmanlı her katmanında farklı bir doku, farklı bir lezzet sunan pastalar bize “iyi ki pastalar var!” dedirtmekle kalmıyor o pastaları afiyetle yememize olanak da sağlıyor. Bugün afiyetle yiyeceğimiz pasta ise “The Dig.”

Geçmişle gelecek arasında bir köprü

Her pastanın ayrı bir lezzeti vardır, kötü pasta yok mudur, o da vardır, bunu inkar etmiyorum. Ama şunu iyi bilmek gerekir ki pastayı pasta yapan şey kremasıdır. “The Dig”de de bu krema fark yaratıyor. Bağlam ve malzemeler kısıtlı olsa da durgunluk ve dinginliğin birleşimiyle oluşan o krema, pastanın -yani filmin- tadını iki tık yukarıya çıkarıyor. The Dig filmi bize ne anlatıyor peki?

İşte “The Dig” filmi bize bu yaşam döngüsünden o üç zaman kavramına ait kesitler sunuyor. Filmin akışında tek bir zamanı görüyoruz o da şimdiki zaman. Filmde şimdiki zaman yaşanırken, bu zaman dilimi geçmişle gelecek arasında bir köprü oluyor. Filmin konusunu içeren yapılan arkeolojik kazıyla geçmişe saygı duruşunda bulunulurken, elde edilen bulguların sergilenmesiyle gelecek kuşaklara aktarılmasında da geleceğe gönderme yapılıyor. Güzel bir dönem filmi anlatısı seyrediyoruz. Bizleri 1939 yılına gönderen film, bize o dönemle ilgili bazı doneler de sunmaktan geri durmuyor.

İddiasızlık iddiası

Filmin iddiası iddiasızlığından geliyor aslında, filmi izlerken sade ve yalın bir anlatım görüyoruz. Carey Mulligan ve Ralph Fiennes uyumu ise nefis. Filmin içinde ekstra bir öne çıkma gereği duymadan rollerinin hakkını veriyorlar. Filmin arka planında ise II. Dünya Savaşı’nın yankılarını duyuyoruz. Almanya’nın Polonya işgali ile başlayıp filmi bitirirken de İngiltere’nin resmen Almanya’ya savaş ilan ettiğini izliyoruz. Dönemin ruhu, mekansal kurgu gayet naif ve yerinde işlenmiş. Küçük tatlı Robert’e parantez açmadan geçemeyeceğim. Annesinin yakın bir vakitte öleceğini zengin hayal dünyasıyla sindirmesi, kazı üzerinde annesine yaptığı yatakta yatarlarken bir gün buluşacaklarını ima etmesi filmin en güzel detaylarından birisiydi. Fimle ilgili anlamsız gelen şey ise, ne Stuart Piggott’un eşcinsel olması ne de eşinin evlilikte aradığını bulamayıp başkasıyla ilişki yaşamasının ana hikayeye katkısının olmaması bir yana, ana hikayeden dönem dönem kopardığı olsa da filmin bağlamında kalabiliyoruz.

Ürettiklerimiz mirasımız

En baştaki sorduğum o soruyu bağlamına alıyor aslında film. Sorumu yineleyecek olursam: “Bizi çalışmaya iten o itki nedir?” Soruyu daha süslü bir hale getirecek olursam: “Bizim bu hayatta ölmeden önce bir şeyler üretmeden, ardımızda bir şey bırakmadan çalışmamızın nasıl bir anlamı olur ki?” sorusunu sorduruyor insana The Dig. Bayan Pretty de öleceğini öğrendikten sonra çeşitli sorgulamalara düşüyor. Basil Brown’la olan konuşmasında ölüp yitip gideceğini, çürüyerek yaşamının son bulacağını söyleyen Bayan Pretty’e cevabı ise Basil Brown veriyor: “Buna katılmayacağım. Bir mağara duvarındaki ilk insan eli izinden bu yana sürekliliği olan bir şeyin parçasıyız. Yani aslında ölmüyoruz.” Gerçekten bu hayatta ardımızda bıraktıklarımız, ürettiklerimiz bizimle beraber yaşamaya devam edecek. Aslında bir nevi ölümsüzlüğün formülü bu. İnsan ancak bu şekilde ölümsüz kılınılabilinir. Yaşayan ölü olmak mümkünken ölüyken yaşamak da mümkün. Bunun mesajını inceden bize veriyor film. Vermekle de kalmıyor hatta bize canlı bir şekilde kanıtlarını sunuyor.

Gerçekten hayat kendiliğinden ne iyidir, ne de kötüdür; ona anlam yükleyen bizleriz aslında. Hayata iyi anlam yüklemeyi umarız hep. “Umduğumuz şeyin doğru olduğuna inanmak için sağlam bir nedenimiz yoktur da, başımıza gelen şeyi sevmek için varolanı sırf varoluyor diye olumlamak için daha sağlam bir nedenimiz mi vardır?”[1] Bu nedenler hep değişir mi? The Dig, umduğumuz şeyin doğru olduğuna inanmak için sağlam bir nedeni olmasa da o umduğu şeye inanmayı temsil eden bir noktada konumlanıyor. Bu konumlanışın bizlere verdiği keyif ise paha biçilemez oluyor.

[1] Theodor Adorno, Minima Moralia, Metis yay, s.102.