22.12.2021

The French Dispatch: Kapanış Fotoğrafı

Bitişin Başlangıcı mı Başlangıcın Bitişi mi?

Yazıya “Başlangıç nedir?” diye bir temel soruyla başlıyorum çünkü bir şeyin ne olduğunu bilmeden onun muhteviyatına yönelik bir açıklama getirmemiz mümkün olmayabilir. Başlangıçla bitiş iç içedir aslında. Her başlangıcın bitişi olduğu gibi her bitişin de bir başlangıcı vardır. Peki başlangıcı başlangıç yapan önemli şey nedir? İyi bir başlangıç için; başlamış olmak için başlamak değil, esaslı bir girizgah gerekir. Bu girizgaha nereden başlanmalı? Bu sorularım; bir edebiyat eseri, bir film ve film kritikleri için de geçerlidir. İşte bunlar benim başlangıç sorularım.

Başlangıç hakkında düşünmek bir nevi başlangıcı yazmaktır. Başlangıç aynı zamanda yeni bir bilincin de ürünüdür. Yola çıkmanın anahtarı ve ilk adımıdır. Peki biz Wes Anderson‘un yönetmenliğini üstlendiği The French Dispatch‘in eserini incelerken ilk adımı nasıl atmalıyız? Burada işe başlangıç noktasını tespit etmekle başlayabiliriz. Başlangıç aslında bitişle başlıyor. Bitişte de başlangıca geri dönüyoruz. Son bir kapanış fotoğrafı için bu geri dönüş. The French Dispatch, çatı hikâye etrafında şekillenen üç hikâyeyi bir “antoloji” formatında anlatırken yönetmen bu filminde de -diğer filmlerinde olduğu gibi- karakteristik tarzından ödün vermiyor, bizi de işitsel ve görsel şölenden mahrum bırakmıyor. Dergidekiler bu kapanış fotoğrafı için “Fransız Postası” adı verilen bir dergi editörünün ölümü üzerine son bir sayı çıkarmak üzerine toplanırlar. Bize ise üç farklı makaleyi/hikâyeyi anlatırlar.

Kurmaca İçinde Kurmaca

Wes Anderson bize kurmaca içinde kurmacayı dâhiyane bir şekilde sunarken her zamanki alıştırdığı tarzından ödün vermiyor. Renkler, alıştığımız paletler, geçişler yine bildiğimiz gibi. Bu film, biçimsel anlamda tam anlamıyla bir Wes Anderson filmi. Yine kusursuz derecede iyi bir iş çıkardığını söylemeliyim. Yönetmenin getirdiği bazı yenilikler de yok değil bunlardan bazıları; siyah beyaz çekilen, yer yer animasyonla iç içe olan sahneler. Filmin genelinde de hızlı geçişler ve kopuk bir anlatım örgüsü görüyoruz. Bu da bir karmaşaya sebebiyet veriyor gibi görünebilir ama gözden kaçırılmaması gereken nokta ise şu: bu, bir derginin son sayısını anlatan bir film yani biz bu filmi izlerken aynı zamanda bir derginin son sayısını okuyoruz, dergilerdeki yazıların birbirinden bağımsız olduğunu göz önüne aldığımızda da geçişlerdeki problem ve kopukluk bana anlamlı ve tutarlı geldi. Çünkü bir dergi kurgusuna/kimliğine sahip bir filmi yaratabilmek büyük bir meziyet ve bence Wes Anderson bunu iyi kotarmış. Hikâyeler birbirinden bağımsız ama en sonunda bir sonuca bağlanıyor asıl önemli olan da budur.

Bu film sadece biçimsel olarak değil içerik olarak da güçlü bir film. İçeriğini oluşturan üç öyküye bakacak olursak birbirinden bağımsız olan bu öyküler bir bütünün parçası aslında. Bu bütünü katman katman incelemenin sağlıklı olacağı kanısındayım.

Katman(lar)

Katmanların ilki bütün katmanları da kapsayan bir bakışa sahiptir. Film özelinde bu ilk katman yani ana eksen Fransız Postası dergisinin son sayısının oluşumu diyebiliriz. Diğer tüm katmanlar ise buna bağlıdır. Burada derginin ve derginin editörünün hikâyesine bir bakış atıyoruz. Bu dergiyi kim, nasıl ve niçin kurdu gibisinden sorulara cevap bulmanın yanında bu derginin son sayısının hazırlanış sürecini görüyoruz. Haliyle bu katmanı tüm film boyunca zihnimizin bir köşesinde açık bir şekilde tutmamız gerekiyor. Çünkü temel hikâye bu katman etrafında şekilleniyor.

Bu katmandan diğer katmanlara geçiş yapıyoruz. Geçiş yaptığımız bu katman üç makaleden oluşuyor. Makalelerinin her biri farklı bir yazarın anlatımıyla bize sunulurken makaleler aynı zamanda birer hikâyedir. Bu üç makale yahut üç hikâye bu katmanın özneleridir. Bu katmanın şöyle bir özelliği var buraya sıkışıp diğer ana ekseni es geçmemiz mümkün olabilir, çünkü bu katmandaki hikâyeler keyifli olduğu kadar vurucu da. Bize aktarılan ilk makaledeki hikâye bizi düşündürttüğü kadar hislerimizi de tetikte tutan bir hikâyedir. Bu hikâyede yaratıcılığın bir sınırı olup olmamasını düşünsel manada tartarken aynı zamanda bunun oluşum koşullarını tekrar gözden geçiririz. Bir insanın yaratması için zaman ve mekan mefhumları önemli midir? Önemliyse de ne kadar önemlidir?

Yaratmaya Övgü

Birinci hikâyedeki yaratma eyleminin taşıdığı önem kadar yaratmaya yapılan övgü de bir o kadar kıymetlidir. Wes Anderson, salt yaratma eylemine kutsiyet atfederken yaratmanın illa maddi bir sonuç doğurması gerekmediğini ifade edip bunun yanında; yaratıcının yarattığı eser kadar bu eserin oluşum sürecine de vurgu yapar. Moses Rosenthaler’ın hikâyesinde de bunu görürüz, Moses yeteneklidir ama onun bu yeteneğini kullanması için oluşması gereken şartlar vardır. Bunlar “zaman ve mekan” mefhumlarıdır. Nitekim yaratım sürecinde neticeyi bunlar verdirtir.

Bu mefhumlara baktığımızda bunların postmodern anlatıda büyük öneme sahip olduğunu görürüz. İncelediğimiz film de bir postmodern anlatı niteliğini taşır. Bunu sağlayan şey ise zamandaki ve mekandaki değişkenliklerdir. The French Dispatch’in ana hikâyesi tek bir mekan ve zaman diliminde şekillenirken diğer hikâyeler farklı zamanda farklı mekanlarda geçer. Bu bir nevi mekanın parçalanmasını ifade eder. Wes Anderson bunu da zamanları ve nesneleri kesiştirerek yaparak zamansal ve mekansal yan yanalıklar oluşturur. Bu yüzden bu filmi irdelerken tek bir metin okumasından söz edemeyiz. Bir metnin içinde başka metinleri eritip sunması bu filmin alameti farikasıdır.

Bir Değil Birden Fazla Film

Filmdeki temel hikâyeye bağlı olan ilk makale aslında başlı başına ayrı tek bir filmin öznesi olabilecek niteliktedir. Bir sanatçının “sanatçı” oluşunu görüyoruz. Moses Rosenthaler’ın hikayesi belki de ana hikâyenin önüne geçebilecek çarpıcılıktaydı. Filmlerinde özellikle görselliğe büyük önem veren yönetmenin böyle bir hikaye tasarlayıp bu şekilde sunması aslında bizi şaşırtmamalı. Özellikle “hikâye içindeki hikâye”nin hikâyeleştirilerek anlatılması damağımızda nefis bir tat bırakıyor.

Hikâyeleştirilerek anlatılan hikâyede de postmodern izlere rastlamak mümkündür. Moses o son en büyük eserini oluştururken belli bir kuralın tahakkümünden uzaktır. Sanat tüccarlarının dayattıklarına cevap vermemesinin yanında sanatını da kendi tarzıyla icra eder. İkinci makaleye baktığımızda ise derdini anlatan tipik Anderson hikâyesi diyebiliriz. Frances McDormand ve Timothee Chalamet’in sürüklediği bu dönem hikâyesi bizi bir nostaljik yolculuğa çıkartıyor. Fransa’daki Mayıs 68 hareketlerine götüren bu hikâyeden sonra ise diğer hikâyelere oranla daha sinik bir üçüncü makaleyle de derginin son sayısını noktalıyoruz. Ardından kapanış fotoğrafıyla da film bitiyor.

Wes Anderson’un şu ana kadar yaptıkları arasında en iyi işi olup olmadığı tartışılır fakat yeni ve farklı bir şey denediği aşikâr. Hem yönetmenin şimdiye kadarki en postmodern filmi olduğundan hem de diğer filmlerinden bazı yönleriyle farklı olmasından dolayı Wes Anderson filmografisine giriş için bu filmin uygun olmadığı kanısındayım. Belki ana hikâye diğer filmlerine kıyasla çok çarpıcı değil ama yönetmenin tarzına aşinaysanız ve yeni bir şey denemesini akla yatkın buluyorsanız bu filmden fazlasıyla haz almak mümkün olacaktır.