14.09.2017

The History of Love: Ne Çok Gerçekçi Ne de Hayal Ürünü

Serkan İmre

İki Farklı Atmosfer

Nicole Krauss’un romanı The History of love kitabından uyarlanan film 3 kuşaktan farklı insanların tesadüfi kesiştiği ve bir o kadar sıradışı olan aşk hikâyesine götürüyor bizi. Yönetmenliğinde Radu Mihaileanu‘nun olduğu filmin oyunculuklarında ise Derek Jecobi , Gemma Arterton ve Mark Rendall bulunuyor.

Leo’nun Alma’ya olan aşkı, çalınan mektuplar, çalınamayan bir aşk ve o aşk etrafında 70 yıl geriden günümüze kadar uzanan ilişkiler çemberi… Nazi Almanya’sından kaçan Leo’nun içinden atamadığı Alma’sı ve Brooklyn’de yaşayan küçük Alma’nın aşkı anlama ve annesiyle olan sevgi dolu yaşamını içeren sürükleyici hikâyesi .

Karışık olay örgüsü ve geçmişten günümüze uzanan birçok mekân değiştiren bu hikâye, izleyiciyi giriş aşamasında epey zorluyor. Birbirinden ayrı iki hikâye’nin film içinde birleşmesi de dakikalar alan bir hale dönüşür.

132 dakikada film bizlere görsel anlamda epey doyurucu sahneler vermekte. Işık zaman ve mekân denkleminde her ne kadar problem olsa da liman şehri Brooklyn’nin güzel ve çekici atmosferini görmek mümkün . Filmin ana teması gibi şehirde küçük ve şirin hayatların büyük ve etkileyici tavrını sergilemekte. Sonbahar esintileri tam da hikâyenin ana temasına uygun bir şekilde ilerleyerek kitabın sayfalarından perdeye taşınıyor; kavuşamayan iki genç âşığın bitmeyen ve yıllar alan heyecanı ile karşı karşıya kalınıyor.

Film iki farklı atmosferde gidiyor: İlkinde daha pastorize bir yol çiziliyor. Kahverenginin, sarının izlerini geçmişin yüklü ve dram dolu haliyle Alma ve Leo’nun aşkında izlettirirken; günümüzde ise geçmişe nazaran parlak ihtişamlı bir hayat var. Aşkın devamlılığına ve sürekliliğine inanan bu film, kitaptan sıkça alıntılar yaparak ilerliyor.

Sevginin Gölgesine Herkesin Sığınabileceği Dakikalar 

İnsanın kavgalarının arkasında yatan sebepsiz nedenleri Leo’u izlerken hayatın nerelerinde saklandığını görebiliyoruz . Ve Leo’yu izlerken yaşam bir kesit düzeyine indirgeniyor, hayatı mülksüz ve edimsiz yaşıyor, belki de yaşadığı geçmişi tekrar hatırlamamak adına o kesitten hiçbir şey saklamıyor, bir anı bile. Kendiyle beraber taşıdığı tek şey Alma’ya olan aşkından başka bir şey değil.

Filmin atmosferi ve hikâye dili bekleneni karşılamamakla birlikte var olan bir metin üzerinden uyarlanma yapıldığını da düşünecek olursak, yönetmenin burada meşakkatli bir yola başvurduğunu görüyoruz. Sonuç olarak kopuk bir kurgu karşımıza çıkıyor.

Bu yolu kurarken gerekli hassasiyet çizgilerinden ödün vermese de hikâyenin ‘’birleşmeyen silsilelerden’’ oluştuğunu söylemekte yine mümkün. Sahneler arasındaki birbirinden farklı hikâyeler yaşlı Leo’nun geçmişteki aşkını bugüne taşırken epey zorluk çekmesine neden oluyor.

Filmin başında izlediğimiz yan karakterler silik önemsiz gibi seyirciye aktarılmaktadır. Devamında ise can alıcı sahneler içinde bu karakterlerin tekrardan karşımıza çıkması ve hatta keskin, belirleyici özellikler taşıması seyirci açısından derin bir kopukluk yaratmakta ve yine hatırlamakta bile güçlük çekmesine neden olmaktadır. Burada senaryonun acaba doğru şekilde aktarılmadığı sorusunu karşımıza çıkıyor . Çocukluk arkadaşı Zvi bu cümleyi haklı çıkaracak durumda . İzleyenler açısından bir şaşırtıcı unsuru olarak düşünülse de Zvi aslında filmin kilidi…

Yine filmin başında ana karakterlerin fazlalığı izleyicinin kafasında hangi isme yoğunlaşması açısından karasızlığa sürüklemekte. Bu durum seyirciyi ”hangi karakterin hikâyesi” sorusunu getirmekte.

Mizah ögelerinden beslenmeyi ihmal etmeyen yönetmen, asıl olarak aşkın gölgesinde. Güçlü ve coşkulu bir hikâye’ye sahip olan film belki de birleştirici etkisinin zayıflığı yüzünden aşkta da sınıfta kalıyor.

Günümüz sahneleri planlanırken yine bugünün ihtiyaçları oldukça sık vurgulanıyor ve günümüz ihtiyaçlarının ne kadar gerekli olduğu düşündürüldüğü (kahve , coffe shop, sosyal medya , teknoloji unsurları vs sahne tekrarları) için geçmişe dönük sahnelerin biraz zamansız ve mesnetsiz olduğu sonucuna varıyoruz. Daha açıklayıcı olmak gerekirse zamanlar arasında bir bağlantı kurulamıyor ,bugünün toplumunu daha bir idealleştiriliyor, geçmişten uzaklaştırılıyor. Geçmişle bağlantı kuramayan seyirci hikâye karşısında da yarım! Bu yüzden yaşanan aşk hikâyesi günümüz içine sığmıyor, böylece de etkililiğini yitiriyor. Geçmişte yaşanan geçmişte kaldı endeksiyle düşünme yaratan film, kendi coşkunluğunu ve sahiciliğini tam olarak burada kaybediyor. Seyirci filmi izlerken geçmiş dönemlerin flashback’lerin bir masalın ürünü gibi olduğunu düşünmesi mümkün . Bununla karşılaştıklarında şaşırmamalılar. Günümüzle ilişkisini kurmaksa onların bir kısım hayal gücüne kalıyor. Çünkü geçmiş masal, bugün ise gerçek. Oysaki hikâye tam olarak geçmişin gerçeğinin içinden çıkıyor.

Ne Çok Gerçekçi Ne de Hayal Ürünü

Usta oyuncu Derek Jacobi’nin canlandırdığı yaşlı Leo karakteri olağanca sempatikliğiyle heyecanı ve eğlenceli yanı bizleri zaman zaman filmin içerisinden çıkarıp onun dahi oyunculuğuna teslim ediyor. Burada yaşlı Leo’dan bahsetmişken filmde o kadar acılar ve zorluklar yaşayan bir insanın yaşlılığın bu şekilde canlandırılıyor olması da başka soru işaretleri taşıyor bizlere. İnandırıcılıkta yer yer sürümcemeye düşen film izleyene yine de keyifli dakikalar sunuyor.

Brooklyn’li küçük Alma ise popüler dünyanın alışkanlığı içerinde yaşayan ve bu alışkanlıklardan sıyrılmaya çalışan genç bir kız . Aşkı ve sevgiyi sosyal medya etkisiyle yaşayan arkadaşları gibi değil . Düşünmeyi ve değer vermeyi önemsiyor .Yönetmenin burada kısmen toplumu bir eleştiriye tuttuğu söylenebilir.

Filmin başından sonuna bir ‘’kısmenlik’’ hakim; tarihsel olaylara değinirken yeteri kadar cesur ve eleştirel olmadığını görüyoruz, bu da tarih bilgisi zayıf olan insanlar açısından soru işaretlerini giderici etkide değil. Yine aşkını sayfalara döken Leo’nun umursamaz ve çekingen tavırları bu sayfaları ve bu aşkı o mu yaşadı sorusunu kafamızın üzerine çıkarıyor. Belki de bu kısmenlik filmi açmaza sokuyor.

‘’ne çok gerçekçi ne de hayal ürünü’’

Filmin başında geçen bu söz tam da filmi özetleyen motto ya dönüşüyor.

Arada kalan, sıkışan, bu sıkışmadan keskin karakterlerin, güçlü motiflerin tam olarak kurtulamadığını görüyoruz. Diğer bir deyişle yönetmen, kendi yarattığı karakterlere haksız ve özverisiz davranışlar sergiliyor. Bol ödüllü usta yönetmen Radu Mihăileanu’nun kısa filmlerdeki etkisi The History of love göre uzun soluklu çarpıcı etkiye dönüşmediğini söylersek yersiz olmayacaktır.