01.06.2017

The Intern: Yaş Yetmiş İş Bitmemiş

What Women Want, Something’s Gotta Give, The Holiday, It’s Complicated gibi çok başarılı romantik komedi filmlerine imza atan Nancy Meyers son filmi ile başarısını zirveye taşıyor. The Intern, yönetmenin daha önceki filmlerinde romantizm ile birlikte harmanladığı komedi türünü bu kez tek başına ele aldığı bir yapım. Meyers, romantizmi kullanmadan tek başına komediyi kullanarak da ne kadar etkili bir yönetmen olabileceğini ispatlıyor. Film, başından sonuna kadar yüzünüzde bir tebessüm yaratan, yer yer de kahkahalar attırtan bir seyir zevki sunuyor. The Intern, yüzyirmibir dakikalık uzun süresine rağmen asla sıkmadığı gibi nasıl da çabucak bitti hissi yaratıyor.

Bu eğlenceli, incelikli filmin başarısında yönetmenin olduğu kadar oyuncuların da katkısı var elbette. Robert De Niro ve Anne Hathaway’in mükemmel uyum sağlayan oyunculukları göz dolduruyor. De Niro filmdeki rolünde de -gerçek hayatta olduğu gibi- yaş kemale erdi deyip bir köşeye çekilmeyen, 70 yaşında, eşini kaybetmiş ama yaşam enerjisinden hiçbir şey eksilmemiş bir ihtiyar delikanlı olan Ben karakterini canlandırıyor.

Ben, yalnızlığının üstesinden gelmek için sürekli kendini geliştirir, kurslara gider. Adeta ‘’Yaş yetmiş iş bitmiş’’ düşüncesini çürüten bir savaşçıdır o. Anne Hathaway’in canlandırdığı Jules karakteri ise kadınların gurur kaynağı -her ne kadar kızının okulundaki bazı anneler tarafından bu konuda iğnelense de- iş dünyasının yılmaz savaşçısıdır adeta.

Miskin, üzerine ölü toprağı serilmiş yeni nesle tam ters bir yapıda, onlara örnek teşkil edecek bir genç girişimcidir Jules. Kocası ve kızı ile var olan sıcak yuvasına işini de eklemiştir. Ofisini evi gibi, çalışanlarını ailesi gibi görür. Hatta iş dünyasının sıkıcı kurallarını asla uygulamaz.

Baş rolü paylaşan bu iki karakterin yanı sıra Jules’in küçük kızından tutun da iş yerinde çalışan elemanlara kadar hepsi birbirinden renkli karakterler barındıran film, bir tane bile derinlikli karakter yaratamayan filmlere inat, karakterleri ince ince işlemiş.


Filmlerde, genelde yaşlanmış bir kurda, ilham perisi olarak genç bir soluğun yardımcı olmasıyla gelişen hikâyeler izleriz. Fakat The Intern, bu alışılagelmiş senaryo formulünü terse çevirir.

Bu kez hem ev hayatı hem de iş hayatında yoğunluktan dolayı köşeye sıkışan genç Jules’a, yaşlı stajyer programı ile onun şirketinde çalışmaya başlayan Ben yardımcı olur.  Her ne kadar ilk etapta Jules, bu yaşlı stajyerin ’in kendisine ayak bağı olacağını düşünse de kısa süre sonra onsuz yapamaz. Ben onu sakinleştirir, adeta kendi sevgisiz ebeveynlerinin boşluğunu doldurur.

Ayrıca Ben’in şefkatli ama gerçekçi dünyasından Jules gibi iş yerindeki çalışanlar ve Jules’in ailesi de faydalanır. Ben, yardıma ihtiyacı olan genç iş arkadaşları ile de sağlıklı ilişkiler kurar. Fazlasıyla yaşamın içinden biridir bu görmüş, geçirmiş, sakin adam.

Filmin en büyük artılarından bir diğeri ise kadına bakış açısı. Feminist değilse de pozitif ayrımcılık açısının vurgulandığı bir film bu.

Yönetmen hem toplumun bakış açısını verir hem de buna olan kendi duruşunu filme yansıtır. Filmin sürprizlerini ele vermemek adına söylemediğim başka durumlarda ise çalışan kadına olumsuz bir tavır geliştiriyor gibi ilerlerken yönetmen filmin sonunda her şeyi güzelce toparlar.

Değişen Dünya’da her gün kendisine acıyan bir yaşlı olmayı reddeden ve mutlu olmayı başaran Ben ile yeni düzenin canavarlığından uzak durarak var olan Jules’in hayata karşı omuz omuza vererek sergiledikleri duruş izlenilmeye kesinlikle değer. Emin olun son zamanlarda geçireceğiniz en güzel iki saat sizi bekliyor.