07.11.2021

The Last Duel: Bakış Açısı Gerçeği Değiştirir mi?

The Last Duel, yönetmenliğini Ridley Scott’ın yaptığı başrollerinde Jodie Comer, Matt Damon, Adam Driver ve Ben Affleck’in olduğu “gerçek” bir hikâyeyi konu alan, 2021 yapımı bir film olarak karşımıza çıkıyor. Filmin yapımcısı ve yazarı olarak da isimleri geçen Scott, Affleck ve Damon özgün bir iş ortaya koymaya çalışıyor. İki erkek bir kadın çatışmasını merkeze alan hikâyede yine çok temel kültürel temsiller görmek mümkün. Apolonist temsili Jacques Le Gris (Adam Driver), Dionysosçu tarafı Jean de Carrouges (Matt Damon) olarak yorumlamak mümkün. Marguerite de Carrouges (Jodie Comer) de hikâyenin Daphnesi gibi.

Bir serim üç düğüm tek çözüm

Tipik iki erkek bir kadın hikâyesini her üç karakterin gözünden anlatan The Last Duel, izleyiciyi üç ayrı partta gerçeğin ne olduğunu çözmeye itiyor. Yüz elli iki dakikalık, oldukça uzun olan film aynı hikâyeyinin düğüm bölümünü üç farklı karakterin gözünden anlattığı için hikâyenin ortak sahneleri farklı oyunculuklarla izleyiciye tekrar sunuluyor. Bu noktada oyuncuların aynı isimli ama üç farklı karakteri canlandırdıklarını söylemek yanlış olmaz. Dikkat çekici bir başka nokta da her üç karakter de kendi hikâyesinde haklı çıkıyor olması.

Filmde izleyici üç farklı Jean de Carrouges görüyor. İlk başta olaya gayet serinkanlılıkla yaklaşan Jean, Marguerite’ın gözüne geçtiğimizde gururundan dolayı kontrolünü yitirmiş ve kaba bir hal alıyor. Jean’ın gözünde mutlu ve fedakar olan Marguerite, kendi gözünden bakıldığında mutsuz, Jacques Le Gris gözündense işveli ve davetkar. Jacques kendi bakış açısında entelektüel ve yakışıklı, bu yüzden de ona göre çapkın olması ve tüm kadınların onu istemesi normal. Jean’ın gözündense itici bir dalkavuk. Her karakter aynı olayı yaşıyor olsa da sahip oldukları alışkanlıklara ve bakış açılarına göre farklı gerçekliklerde yaşıyorlar ve birbirlerinin gerçeklikleri birbirini tutmuyor.

“Gerçek” nedir?

The Last Duel’in en çarpıcı sahnelerinden biri Jean de Carrouges’ın annesi Nicole de Carrouges’la gelini Marguerite de Carrouges arasında geçen diyalog. Farklı kuşaklardan iki kadının “tecavüz” gibi şiddetin en adi şekli kabul edilmesi gereken bir olay üzerinden gerçeklik tartışması toplumsal bakışın bir özeti gibi. Bir erkek çocuk sahibi olarak rütbesi yükselmiş kayınvalidenin erkeğin nüfuzunu tek gerçek olarak görmesi, düşük rütbeli bir kadın olan gelininse kendi gerçekliğini savunması asla çözüme ulaşmayacak bir durum olarak film boyunca öylece duruyor. Günümüzde de hala gözlemlenebilecek kültürel çatışmalardan olan bu durum da kadının kadın olarak var olmaya çalışması ve kadının erkek egemenliğinde yaşamayı bir zorunluluk olarak kabul etmesi çatışmasının bir temsili niteliğinde. Ve sahnede görülüyor ki kayınvalidenin kadın yanı ne kadar acı çekse de erkek egemenliğini kabul ederek kendisini güçlü kılmaya çalışıyor çünkü oğlunun gücü ne kadar gerçekse annesi olarak o da o kadar gerçek.

Toplumsal cinsiyet rolleri açısından bakıldığında da filmdeki iki erkek birbirinden farklı karakterlerde olsalar da savaşmakta ve kendilerini haklı görmekteki sebepleri gururları. Kadınsa uğradığı şiddet karşısında hakkını savunurken bile haksızlığa uğruyor ve içinde yalnızlık, korku, annelik duygularını taşıyor.

Son ana kadar kendisine verilenlerle parçaları birleştirmeye çalışan The Last Duel izleyicisi “hangisi gerçek” diye düşünürken, üç karakterin de gerçekliğinin farkına varıyor. Filmin bağlandığı sonuç da “tanrının eli” olduğu için ikna edici görülebilir ama diğer yandansa emin olmak pek de mümkün değil. Pozitif ayrımcılıkla ikna olmaksa yine mümkün. Bu şekilde sonuç izleyicinin gerçeklik algısına kalmış oluyor.

Büyük prodüksiyonu, ünlü isimlerden oluşan castı, aynı zamanda özenle seçilmiş yan castıyla, ince düşünülmüş senaryosu ve hikâye kurgusunun film kurgusuna uygulanışındaki tutarlılık sebebiyle başarılı ve izlenebilir bir film ortaya çıkmış. Farklı açılardan, farklı oyunculuklarla çekilen sahneler içinse tekrar izlenebilir.