16.08.2021

The Remains of the Day: Yaşa(n)mayan Yaşam

“Yaşam Yaşamıyor.” Minima Moralia’nın girişi bu cümleyle başlar. Ferdinand Kürnberger’a ait sadece iki kelimeden oluşan bu söz bir öğreti niteliğini hâizdir. Doğru yaşam gerçekten mühim midir? sorusunun cevabını aramadan önce biz salt yaşamın varlığı üzerine birtakım incelemelerde bulunacağız. Yaşam nedir[i] peki? Bu soru gerek felsefe dikkate alınıp gerekse bilimsel bir şekilde ele alınıp ona göre cevaplandırılabilir. Uzun seneler boyunca yaşamın tanımlanması meselesi üzerine yoğun çabalar harcandı. Yaşamın, organize kararsızlığın özel bir durumunda başka bir şey olmamasından tutun; etkinlikleri organize etmek için bilgiyi derleyen, depolayan, işleyen ve kullanan maddi bir sistem olarak tanımlanmasına kadar birçok tanımlar söz konusudur.

Biz ise önce yaşamı; yaşamın negatif tanımı üzerinden, yaşamını yaşa(ma)yan bir karakter üzerinden tanımlayacağız. James Stevens, Darlington malikanesinin başkahyasıdır. Film II. Dünya Savaşı öncesindeki atmosferi bir kahya üzerinden anlatmaktadır. Lord Darlington dönem dönem evinde önemli misafirleri ağırlayan bir İngiliz soylusudur. Almanya’nın imzaladığı ağır antlaşmanın etkilerini ve arkadaşına verdiği sözden ötürü Almanya yanlısı bir politika izlemektedir. O dönem iktidara gelen Naziler, Darlington malikanesinin sık sık konuğu olurlar. Film arka planına Nazilerin yükselişini ele alırken bir taraftan da yaşanamayan bir aşk hikayesini görürüz.

Stevens; işine körü körüne bağlı, hayatını kahyalığa adamış deyim yerindeyse gözü işinden başka bir şey görmeyen bir adamdır. Evin müdiresi Miss Kenton’la aralarındaki elektriği görmezden gelerek o malikanede yıllarını geçirir. Film arada geçmişten kesitler sunarak ilerlemektedir. Film II. Dünya Savaşı öncesine ve sonrasına götürüyor bizi. Nazilerin yükselişine ve çöküşüne filmi kahyanın gözünden izlediğimiz için uzaktan tanık oluyoruz sadece.

Amor Fati

Geçmişteki ben, şimdiki ben ve gelecekteki ben arasındaki bağlantı nedir? Özdeşliği nasıl kurabiliriz? Anlatısal bütünlük geçmişi, şimdiyi ve geleceği birleştirir. Tek bir hayat çıkar karşımıza. 20 yıl önceki Stevens’la en son halini gördüğümüz Stevens’ı özdeş yapan şey ne? İşine tapması, duygularını bastırması, sadakati, koşulsuz itaati. Gerçekten insan hiç değişmez mi? Ya da soruyu değiştirerek soracak olursam, Stevens tekrar hayata gelecek olsaydı yine de Stevens mi olur? Eğer Stevens’ın hayatı tekrar edecek olsaydı bence yine aynı şekilde tekrar ederdi. Stevens için “amor fati”[ii] kavramının vücut bulmuş hali desem yanılmam diye düşünüyorum. Olmuş olana razı olup gelecek ve geçmişle ilgili bir pişmanlık duymuyor oluşu -en azından bize yansıtışı- beni bu benzetmeye götürmüş oldu.

Peki Stevens gerçekten pişman değil midir? Bu soruya yanıt vermeden önce filmin sonundaki Miss Kenton’la olan vedalaşmasına bir bakmak gerekiyor. Oradayken Stevens, Miss Kenton’a bakarken neyi kaçırdığını, yaşamını aslında yaşamadığını fark eden bir konumdadır. İş işten çoktan geçmiştir. Yaşananlar yaşanmış, yaşanmayanlar öylece kalmıştır. Hayatı yaşayarak “hayat”[iii] olarak tanımlayan biziz aslında. Yaşanmamış hayat “hayat” değildir. “The Remains of the Day” hayatın olağan akışında vazgeçtiğimiz şeyleri tekrar tekrar düşündürten bir film.

Baktığımız da Stevens, Miss Kenton’u hüsrana uğratmıştır bir nevi. Miss Kenton konaktan gidene kadar hep bir şeyler bekledi, beklediğinin karşılığını alamayınca çıkıp gitmeyi tercih etti. Peki Miss Kenton bir şey için mi çıkıp gitti yoksa bir şeyden mi çıkıp gitti? Görünürde evlenmek için çıkıp gittiği gözükse de Miss Kenton aslında Stevens’dan çıkıp gitti. Onunla hayatın hiçbir koşulunda birlikte olamayacağını anladığı zaman yaptı bunu.

Yanlış Yaşam Nedir?

Doğru yaşam için öncelikle yaşamı yaşıyor hale getirmek gerekiyor, yaşam olmayan bir yaşamı doğru yaşama çeviremeyiz.[iv] Doğru yaşam; sahte, sakatlanmış ve yalan yaşamdan oluşan yanlış yaşamın zıttıdır. “Sahte yaşam”, “yanlış yaşam”ın en minimal unsurudur ve bireyin kendi bireysel yaşamı ile ilişkisinde ortaya çıkan bir yabancılaşmadır. İnsanın bireysel ve toplumsal varlığı tamamen yabancılaştığında geriye canlı bir “artık” kalmaktadır ve bilinç yaşamaya devam edebilmek için yeni bir biçim alır: “Elde olan sakatlanmış bir yaşam.” Bu “sakatlanmış yaşam”a rağmen sürdürülen yaşam da “yalan yaşam” olarak tanımlanır. Bu şekilde aslında yaşamın yaşanmadığını, insanların kendi hayatlarını yönetemeyip sadece “hayatta kalma”ya odaklandıkları anlatılır. Sahte yaşamın içinden sakatlanmış, hasta bir yaşam çıkar. Bu yaşam sakattır çünkü ölmemiştir, ama hayatta kalmak için kendine gerekli tüm duygularını yitirmiştir. Yani hayatta kalmak için yeterli değildir bu yaşam.

“İyi bir yaşam kendi iç dünyamda ve başkalarınınkinde neler olup bittiğini ve kim olduğumu kavradığım bir yaşam mıdır yoksa buna ihtiyaç duymadığım, incelemeye tabi tutulan yaşamın katlanılmaz olduğu bir yaşam mı?”[v] sorusunu sorar Adam Phillips. Stevens bu sorunun neresinde peki? Stevens işinden başka bir şeye ihtiyaç duymayan katlanılması zor bir yaşama aittir. Stevens’ın yaşamı “yanlış yaşam” bile değildir. Yaşam olmayan bir yaşama sıkışıp kalmıştır. Onunki yaşa(n)mayan bir yaşamdır. Ve o bunu artık değiştir(e)meyecektir.

[i] Bundan 70 yıl önce Erwin Schrödinger “Yaşam Nedir?” sorusunu bağlama alarak aynı adla bir kitap yazmıştı. Aradan geçen yıllara ve teknolojik ilerlemeye karşın hâlâ bu basit ve net soru üzerine düşünüyoruz.

[ii] Amor Fati, Friedrich Nietzsche’nin sıklıkla kullandığı bir kavramdır. Türkçeye yazın sevgisi, yazgı sevgisi olarak çevrilen bu kavram “olmuş olup onunla ilgili pişman olmamak” anlamını taşır. Hayatın olumlanmasıdır bir nevi.

[iii] Tırnak içerisine aldığım hayat ifadesi, hayatın pozitif tanımını ifade etmektedir. Bu ifadeyle yaşanmış ve yaşanmaya devam eden bir hayatı kastetmekteyim.

[iv] Theodor Adorno’nun Minima Moralia’da bir önermesi vardır. Bu önerme şudur: “Yanlış yaşam doğru yaşanmaz.” Nedense bu önermenin doğru yaşam problemini reddettiği öne sürülür, halbuki Adorno burada doğru yaşamın imkansızlığından ziyade kavram olarak yaşam ve yaşam olmayandan bahseder. İçinde bulunduğumuz sahte yaşama ışık tutar. Yaşadığımız “sahte yaşam”ların birer “sakatlanmış yaşam” doğuracağından mütevellit bunun bir “yanlış yaşam”a dönüşeceğini ifade eder. Zira, sanki her şeyin yanlış gittiği bir yaşamda hiç kimsenin doğru bir yaşam süremeyeceği, bu yüzden de her türlü doğru yaşam arayışının sonuçsuz kalacağı yanılsamasına düşülür.

[v] Adam Phillips, Kaçırdıklarımız, Çev: Selin Siral, Metis yay, 2015, s.56.