16.02.2018

The Shape of Water: Her Şey Sinema İçin mi?

Karman çorman edilmiş bir masalsı

Guillermo del Toro, hepimizin malumu, masal anlatmayı seven bir yönetmen. Hayranlıkla izleyebileceğimiz görsel dünyasına eklediği alt metni de sağlam olan hikâyelerini zevkle izlemiştik. Özellikle 2001 yapımı El Espinazo Del Diablo (Şeytanın Bel Kemiği), 1993 yapımı Cronos‘dan daha geniş bir seyirci kitlesine hitap eden, 2006’daki El laberinto del Fauno‘nun (Pan’ın Labirenti) yolunu açan filmdi. Hal böyle olunca del Toro’nun aralara sıkıştırdığı yüksek bütçeli filmleri de görmezden gelmeye ve yönetmenin, güçlü hikâyeleri fantastik ögelerle besleyen filmlerini beklemeye başladık.

The Shape of Water, (ülkemizde gösterime giren adıyla Suyun Sesi) ilkin Venedik rüzgârı estirdi üzerimizde. Venedik Film Festivali’nden aldığı ödül, adının Oscar için geçmesi, başrol oyuncusu Sally Hawkins‘in övülen performansı derken haliyle beklentimiz yükseldi. Üstelik hikâye de yine del Toro dünyasını bize sunacak gibiydi. Hellboy’daki deniz yaratığına (Abe Sapien) spin-off çekmesini beklediğimiz yönetmen belki de hem bu beklentileri karşılıyor hem de güçlü bir dramatik yapı kuruyordu yeni filmiyle. Çünkü filmin hikâyesi düşüncemizi destekleyecek cinstendi.

1960’ların başında geçen hikâyenin odağında bulunan Elisa (Sally Hawkins) konuşma engelli, sadece işaret dili ile iletişim kuran bir kadındır. Altında sinema salonu bulunan bir apartmanın dairesinde tek başına yaşamakta ve gizli bir devlet laboratuvarında temizlik görevlisi olarak çalışmaktadır. Elisa’nın hayatında yakınlık kurabildiği iki kişi vardır: sanatçı ve eşcinsel olan komşusu Giles (Richard Jenkins) diğeri de iş yerinde birlikte çalıştığı ve diğer insanlarla iletişimini sağlayan siyahî Zelda (Octavia Spencer).

Bir gün Elisa’nın çalıştığı laboratuvara tüp içine hapsedilmiş bir yaratık getirilir. Elisa ve Zelda o sırada yaratığın getirildiği bölümde temizlik yapmaktadırlar. Elisa, merakla tüpe yaklaşır ve tüpün içerisindeki yaratığın insansı bir “amfibiyen” olduğunu keşfeder. Bu yaratık, Albay Richard Strickland (Michael Shannon) tarafından Güney Amerika taraflarındaki nehirde yakalanmıştır.

Ötekilerin dayanışması

Yukarıda konusunu kabaca özetlediğimiz The Shape of Water‘da dikkati çekecek ilk unsur elbette ki “öteki” diye konumlandırılan kişilerin arkadaşlığı/yakınlığı/kader birliği… Konuşma engelli Elisa zaten bu yönüyle dahi toplumdan kendini soyutlamıştır, diğerleri gibi değildir. 1960’larda Amerika’da siyahî olmak Zelda’yı “öteki” haline getirir o da genele göre daha “özel” bir konumdadır. Giles ise eşcinsel olması yönüyle toplumun “dışında” olan biridir. Tüm bu karakterlerin yanına bir de deniz yaratığı ekleyerek türler arası bir “ötekilik” yaratır del Toro.

Laboratuvara getirildiği andan itibaren Elisa’nın dikkatinden kaçmayan “yaratık” elbette ilk “insansı” iletişimini Elisa ile kurar. Üstelik konuşmak zorunda kalınmayan bir iletişim ve hatta ilişki Elisa için de kendini ifade edebilmek için uygun alanı sağlar. Buraya kadar “türler arası ilişki” olarak adlandırabileceğimiz öykü, Elisa’nın yaratığı laboratuvardan kaçırmak istemesiyle doruk noktasına ulaşır çünkü “su içinde yaşamak zorunda olan yaratığı Elisa nereye götürebilir?” sorusu izleyici için de merak unsurudur. Ancak macera filmine dönüşmeye başlayan filmde hikâyenin gidişata bulduğu çözümler naiflikten komikliğe doğru evrilir. Üstelik araya sıkıştırılan casus hikâyesi de zaten hallaç pamuğuna dönen filmde iyiler / kötüler savaşımına bir de Amerika / Rusya boyutu ekler. Tüm bu karmaşa içinde del Toro’yu görsek sorabileceğimiz tek şey “Tüm bunlara ne gerek vardı?” olurdu herhalde.

Her şey sinema için (mi?)

Guillermo del Toro, The Shape of Water‘ın her anına “sinema” kondurmayı istemiş gibi. Elisa ve Giles’ın evde sürekli eski filmler izlemeleri, zaten evin eski bir sinema üzerinde olması, Elisa ile yaratığın sinema salonundaki adeta devleşen mekân içindeki varlıkları… Tüm bunlar del Toro’nun izleyiciyi film içinde sinema ile buluşturma çabaları olarak görülebilir mi? Elbette ortada büyük bir sinema sevgisi var, bu açık. Ancak janrlar arası geçişler ve bu geçişleri mümkün kılacak öyküsel altyapının eksikliği filmi “naif bir sinema sevgisi”nden çıkarıp “hesapçı bir ödül filmi”ne dönüştürüyor.

Ele aldığı karakterleri boyutlandıramayan The Shape of Water, türünü de pek iyi seçemeyen bir film olarak hafızamıza kazınıyor. Masal olmak için çok gerçek ama gerçek olamayacak kadar da absürt seçimleri var del Toro’nun. Belki başka bir yönetmen tarafından çekilse “aklı çok karışık herhalde” denebilecek ayrıntılar del Toro’ya yakıştırabileceğimiz şeyler değil.

The Shape of Water‘ı da Guillermo del Toro‘nun vasat işleri arasına koyup çekeceği Michael Mann belgeselini, Carlo Collodi’den uyarlayacağı Pinokyo’yu ve yönetmen koltuğuna geçeceği 1947 yapımı Nightmare Alley’nin yeniden çevrimini bekleyebiliriz artık.