05.11.2017

The Square: Sanatın Engel Olunamaz Tükenişi

Filmin Lokomotifi Güçlü Bir Karakter

Force Majeure filmiyle 2014 yılında tüm dünyadaki sinemaseverlerin radarına giren Ruben Öslund, aslında 2001 yılından itibaren yönetmenlik yapan bir isim. Force Majeure’den önceki kısa ve uzun metrajlarıyla da oldukça başarılı bir portre çizen, diyaloglar üzerinden ya da başından sonuna kadar seyirciyi sürükleyecek bir olay örgüsünden özellikle kaçınan Östlund sineması çok da geniş bir kesime ulaşamamıştı. Her ne kadar Göteburg şehrindeki bir grup gencin, suç işleyerek geçirdikleri çarpıcı zaman dilimini perdeye taşıdığı 2011 yapımı Play, Cannes ve Tokyo Film Festivallerinden ödüllerle dönse de Östlund’un ismini asıl zikretmemizi sağlayan film, Force Majuere olmuştur. Kayak merkezine tatile gelen bir ailenin çözülüşünü izlediğimiz Force Majuere, hepimizi Östlund’un sinema dili, meseleleri anlatış tarzı, zekâsı, özgünlüğü ve daha nicesiyle kendine hayran bırakmıştı.

Böylesine bir filmin yeterince ödüllendirilmemesine hala akıl sır erdiremezken neyseki The Square, prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde En İyi Film ödülüyle hem Östlund’u hem de sinemasının hayranlarını tarifi mümkünsüz bir sevince boğmuştu. Yola ilk çıktığı anda heybeye konulabilecek en önemli yükünü alan The Square, ülkemizde önce Adana Film Festivali’nde prömiyerini yapmış daha sonra da Filmekimi’nde gösterilmişti. Bu haftadan itibaren de Başka Sinema sayesinde vizyonda da kendine yer bulan filmi tekrar büyük bir hayranlıkla izleyenlerden olarak bu yazıyı baştan belirtmeliyim ki büyük bir aşkla kaleme alıyorum.

Östlund, The Square ile bugüne kadar perdede hayat verdiği en belirgin karakter ile bizleri tanıştırıyor. Hatta bir modern sanat müzesinin küratörü olarak karşımıza çıkan Christian (Claes Bang), bu güne kadar Östlund sinemasında en çok yoğunlaşılan karakter. Bir yandan bu oldukça nevi şahsına münhasır karakterimizin peşinden koşturup da onu tanımamız ile seyreden filmin aynı zamanda Christian üzerinden dile getirilen çok daha önemli bir meselesinin olması akıllara hemen Force Majeure’yi getiriyor elbette. Zira Force Majeure’de de bir çekirdek ailede yaşanılan çözülme üzerinden aslında tüm insanlık adına çarpıcı analizler yapmıştı Östlund. Her ne kadar salt bir karakter filmi diye okuyacağımız bir film olmasa da yine de bizi birçok sahnede peşinden sürükleyen, derdine öyle ya da böyle ortak eden Christian’ı biraz tarif etmekte fayda var diye düşünüyorum.

Östlund bu konuda biz seyircilere pek de kolay bir lokma sunmuyor. Zira Christian, ne alışılagelmiş gibi seyirci ile tam olarak özdeşlik kurulacak bir kahraman ne de tam olarak kötü yönleriyle öne çıkan yine de seyircinin hayran olacağı bir anti kahraman.  Christian, hep biraz mesafeli durulacağımız, uzaktan izleyip yaptıklarına kimi zaman hayret edeceğimiz kimi zaman da saç baş yolacağımız biri. Oyunculuğuyla da kendine hayran bırakan tek kelimeyle kusursuz bir iş ortaya koyan Bang’in hayat verdiği Christian karakteri filmin lokomotifi olarak kusursuz bir iş ortaya koyuyor.

Hayattan Kopuk Bir Sanatın Varlığı Kabul Edilemez

Gelelim Christian karakteri özelinde asıl odaklanmak istenen meseleye. Östlund, bir modern sanat müzesini kendine mesken, bu sanat müzesinde çalışanları, ziyaretçilerini ve performans sergileyenleri de karakter olarak belleyerek çok da örneğine rastlayamadığımız, oldukça nitelikle bir hiciv ile bizleri buluşturuyor. Östlund’un çağdaş sanatı hedefine alarak ortaya koyduğu bu işi, cesurca dile getirdiklerinden, ama bu dile getirişindeki ince mizah anlayışından, yer yer seyirciyi dürtükleyecek provokatif yönünden dolayı tam olarak hiciv olarak tanımlamak mümkün. İşte tam burada yani çağdaş sanatın eleştirilme gerekliliği konusunda birkaç kelam etmek gerek diye düşünüyorum. Filmin başlarında Amerikalı gazeteci Anne (Elisabeth Moss) ile Christian arasında gerçekleşen röportajda Anne’nin (filmin muhteşem bir diğer performansı) sorduğu bir soru üzerine Christian’ın verdiği cevap (müzede herhangi bir yere bir çanta koyduğumda bu onu sanat eseri yapar mı?) aklıma hemen geçen yıl ABD’de San Francisco Modern Sanat Müzesi’ndeki olayı getirdi.

Hatırlanacağı üzere müzedeki eserlerin niteliksizliğinden rahatsız olan iki ziyaretçi yere bir gözlük bırakmış sonra da ziyaretçilerin tepkilerini kayda almışlardı. Birçok ziyaretçinin bu gözlüğü serginin bir parçası gibi algılayarak uzun uzun incelemeleri ve fotoğrafını çekmeleri oldukça tartışma yaratmıştı. Açıkçası bu gözlük olayı modernlik adı altında sanatın içinin ne kadar boşaltıldığının, gündelik hayattan ne kadar kopuk ve anlaşılmaz olduğunun en büyük ispatı olmuştu. Bu hınzırlığı yapan iki ziyaretçinin aynı zamanda bugüne kadar yapılmış en etkili sanat eleştirmenliğine de imza attıkları su götürmez bir gerçekti bana kalırsa.

Yine hafızalarda çok taze olan bir tartışma üzerinden devam edersek bu yılki İstanbul Bienali’ne de değinmeden edemeyeceğim. Zira sanat adı altında hayvan sömürüsünü mazur gören bir anlayış gerçekten modernliğin içinin aslında ne kadar da boşaltıldığının bir tasviri oldu. Bir eşeğin çağdaş sanat adı altında insan tarafından sömürülerek serginin bir parçası olarak sergilenmesi ciddi anlamda çağdaş sanat anlayışının geldiği noktanın sorgulanması gerektiğini hatırlatmıştı.  İşte Östlund da bu eleştirinin çok daha kapsamlısını yapıyor The Square ile. Hatta sadece çağdaş sanatı eleştirmek ile kalmıyor tüm sanat dünyasını hedefine alıyor.

Yine buradan çok da uzaklaşmadan filmin en etkili sahnelerinden birine yakın çekim yaparak sanatın geldiği noktayı irdelemeye devam edelim. Müzede sergilenecek olan Kare için yer açmak amacıyla bir sanat eserinin -tam da yapıldığı zaman itibariyle hayatın içinden olan, halkın her tabakası için bir anlam ifade eden- kaldırılması üstelik kaldırılırken dikkatsizlik sonucu parçalanması çok çarpıcıdır. Östlund, bu sahne ile sanat anlayışının geldiği noktayı çok etkili bir şekilde özetler. Bu sahnede eserin vinç ile kaldırılırken parçalanma anını kayda alan güruhu da unutmayalım. Küçücük bir makineye hapsolmuş beyinlerin, bu talihsiz olay karşısındaki tek tepkileri videoya çekmek ve belki de Youtube’da yayınlamak. Zaten tüm film boyunca Östlund, telefonu elinden düşürmeyen, her an Youtube’dan video izleyen, telefon ile konuşan ve nette dolaşan insanlığı gözümüze sokmaktan imtina etmiyor.

İnsan ile Hayvan Arasındaki Çizgi Yok Oluyor

Filmdeki modern sanat müzesindeki çalışan, ziyaretçi ya da bağışçılar üzerinden elbette üst-orta sınıf da birçok davranışıyla karşımızda arz-ı endam etmekte. Modern sanat müzesini gezmekten ve anlamaya çalışmaktan çok kokteyllerdeki ikramları önemseyen, sadece ondan beklenilen yorumları yapan, bir nevi ezberlenenleri söyleyen bir güruh var karşımızda. Bunu bozan birkaç kişi çıkıyor karşımıza sadece. Birincisi tourette sendromu olan bir ziyaretçi, rahatsızlığından ötürü -yine bilinçli olarak değil- Kare’nin yaratıcısı ile yapılan söyleşi de hem Julian’a (Dominic West) hem de söyleşiyi gerçekleştirene ağır hakaretlerde bulunuyor. Bu ziyaretçinin yaptığı belki de o an salonda bulunan birçok kişinin aklından geçen şeyler. Ama kimse farklı olmanın tarifi mümkünsüz yükünü sırtlamak istemediği için düşündüklerini dillendirmiyor.  Sadece düşündüklerini dillendirmeyi engelleyemeyen sendromlu biri dışında.

İkinci arı kovanına çomak sokan performans ise çok daha sert bir şekilde çıkar karşımıza. Serginin açılış yemeğinde performans sergilemek amacıyla Oleg’in (Terry Notary) performansının da ötesine giderek bir nevi korsan gösteriye soyunması filmin en unutulmaz sahnesini yaratıyor. Sinema tarihinin şimdiden kült sahneleri içerisinde kendine en müstesna yeri ayırtan bu sahne üst-orta sınıfa atılan büyük bir tokat. Hatta tokattan da öte acısı kolay kolay geçmeyecek bir dayak. Terry Notary’nin yıllarını verdiği bu performansın şahaneliği karşısında şapka çıkarmamak elde değil.

Oleg karakteriyle hayat bulan bu goril performansından bahsetmişken Östlund’un filminin her anında insan ile hayvan arasındaki ayrımın muğlâklaştırıldığı gözlerden kaçmamalı. Zaten bana kalırsa olmayan çizgiler Östlund tarafından da kaldırılarak insanlığın kendine biçtiği fazladan rol alaşağı ediliyor. Örneğin Östlund, Anne ile Christian arasındaki seks sahnesini hiç estetize etmediği gibi hayvanların çiftleşmeleriyle fazlasıyla benzerlik taşımasına dikkat ettiği gözlerden kaçmıyor. Yine Anne’nin evindeki maymun da bu fikrin bir parçası.

Östlund, yerden yere vurduğu üst-orta sınıfı hedefine alırken tıpkı Michael Haneke usta gibi yine o sınıfın hanesinden gerçekleştiriyor eleştirisini. Fakat karşı tarafı da sık sık karşımıza çıkarmayı ihmal etmiyor. Mülteciler ve dilenciler neredeyse her sahneye imtina ile Östlund tarafından iliştiriliyor. Hatta bazı sahnelerde hâkimiyeti elerine bile alıyor bu kesim. Mülteci çocuk, hem karakter olarak hem de oyuncu olarak dudak uçuklatan bir detay adeta. Mülteci olarak daha çok bu çocuğu görürken dilenci temsilleri çok daha fazla karşımıza çıkıyor. Her köşe başında yer alan bu evsizler ya da dilenciler, Stockholm sokaklarındaki doğal performansı ya da sanatı ortaya koyuyor belki de kim bilir. Bu her sahnede karşımıza çıkan mülteci ve dilenci temsillerinin, Finlandiyalı yönetmen Aki Kaurismäki ve Macar yönetmen Kornél Mundruczó sinemasıyla ortak yanları da göz ardı edilemez diye düşünüyorum.

Ruben Östlund’un Önlenemeyen Yükselişi

Dilenci ya da evsiz insanların varlığından bahsetmişken Christian karakteri üzerinden yapılan yine çok etkili bir üst-orta sınıf eleştirisine değinmek gerek. Christian’ı, birçok defa çevresindeki bu dilencilere yardım ederken görüyoruz. Üst-orta sınıfın bir şov amacıyla ya da sadece anlık bir vicdan rahatlaması amacıyla dilencilere yardım yapılması en büyük ikiyüzlülüklerden biridir. Östlund’da bu durumu Christian üzerinden dillendiriyor. Daha fazla vergi vererek yoksulluğu ortadan kaldıracak bu riyakar sınıf sadece üç beş kuruş yardım ile aslında sadece kendi mastürbasyonunu yapmış oluyor. Christian da bu sahte duyarlılığı perdede yine çok başarılı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Karşılıklı güveni temsil etmesi amacıyla sergilenen Kare, başta bu sanatın yaratıcısından tut da küratörden, ziyaretçilere kadar hiç kimse de güven duygusunu göremediğimiz bir noktada seyrediyor. Aksine her fırsatta güvensizliğin kol gezdiği bu üst-orta sınıf, biz seyircilere ne kadar yapmacık bir hayat yaşadıklarını hatırlatıyor. Östlund’un gerçek hayatta bir arkadaşıyla yarattığı enstalasyondan esinlenerek yarattığı The Square, baştan itibaren yerden yere vurduğu sınıfı finalde de asla rahatlatmıyor.

Christian karakterinin özür videosu, her ne kadar bir özürden fazlasını taşısa da: Video aslında Christian özelinde tüm üst-orta sınıfın günah çıkarmasıdır. Fakat bu günah çıkarma karşısında bile Östlund, bu sınıfa acımıyor: Videoyu gerçekten çocuk ve ailesi izliyor mu bilmediğimiz gibi yüz yüze nedamet dilenmeye gidildiğinde de çocuk ve ailesine ulaşılamıyor. Böylece bu sınıfın vicdana gelmesi, nedamet dilenmesi de Östlund tarafından samimi bulunmayarak ömür boyu sürecek bir vicdan azabına mahkûm ediliyor.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı fazlasıyla sert ama Östlund’un zekâsıyla hayat bulan mizahıyla yer yer oldukça güldüren, güldürürken düşündüren eşsiz bir yapım The Square. İletişimin ve sanat anlayışının geldiği noktayı hem güçlü bir karakter hem de hedefi on ikiden vuran bir mekân ile ortaya koyan Östlund, etkileyiciliği en çok da kurgu ile başarıyor. Üst-orta sınıf ile alt sınıf arasındaki ya da insan ile hayvan arasındaki çizgiyi ustalıkla kotardığı kurgusuyla muhteşem bir şekilde irdeliyor. Kurgu kadar başarılı bir diğer teknik başarı ise ses ve müzik kullanımı hiç kuşkusuz. Modern sanat müzesinde sergilenen objelerin çıkardığı seslerin karakterlerin konuşmalarına eşlik ettiği sahneler unutulacak gibi değil. Ya da tüm filme sirayet eden muhteşem müzikler… Ruben Östlund, The Square ile olumsuz eleştirilerle önlenemeyen yükselişini devam ettiriyor.