02.01.2021

The Stepford Wives: Köleleştirilmiş Kadınlar

“Stepford” kasabamıza hoş geldiniz

Bazen yeniden çevrim filmler öncüllerinin habercisi olur. Benim için de 2004 yapımı, orijinali ile aynı adı taşıyan The Stepford Wives böyle bir film olmuştu. 2004 yapımı sayesinde keşfettiğim 1975 yapımı film, çekildiği senenin de kodlarını içinde taşıyan iyi bir seyirlik.

Bryan Forbes tarafından yönetilen ve başrollerinde Katharine Ross, Josef Sommer, Paula Prentiss gibi isimleri gördüğümüz The Stepford Wives, Amerika’nın banliyölerinden Stepford kasabasına yeni taşınan iki çocuklu bir çifti odağına alıyor. Avukat bir koca ile fotoğrafçı karısı…

Daha iyi, daha sakin ve güvenli bir yaşam ümidiyle New York, Manhattan’dan bu küçük ve “güvenli” kasabaya taşınan çift için yakında bir şeylerin değişeceğini ilk anlardan itibaren hissediyoruz filmde. Özellikle güvenli olması yönüyle öne çıkarılan bu “kasaba”, ne kadar ironiktir ki tam da bu güvenliliği hissettirmeyecek kamera hareketleri ve çerçeveleme özellikleri ile aktarılıyor bize filmde.

*Hikâyeyi bilmeyenler için yazının bundan sonrası spoiler içerecektir*

Filmin hikâyesi, eşlerini bir şekilde değiştirip sorgulamayan, kendi olmaya çabalamayan, birey olduğunu unutup sadece erkeğin kadına “görev” biçtiği şeyleri yapmaya programlanmış kadınlar yaratmak. Aslında tam da iktidarın yaratmak istediği bir toplum biçimi değil mi?

Filmin yapım yılı olan 1975’i düşündüğümüzde -veya 1970’leri baz aldığımızda- toplumsal paranoya, histeri filmlerinin, hikâyelerinin öne çıktığını görebiliriz. Özellikle komplo teorileri üzerinden yürüyen bu hikâyeler, hiç de güvende olmadığımızın altını koyu çizgilerle çiziyorlardı. Üstelik bunu “geleceğe” atfetmeyerek içinde bulunduğumuz anın, zamanın böyle olduğunu vurguluyorlardı. Yani distopik filmlerin gelecek kurgusu, “henüz gelmedi aslında, değiştirebiliriz” hissiyatı da yarattığı için izlerken daha güvenli bir alan yaratsa da seyirciye, 70’lerin paranoya hikâyeleri bu güvenli alanı seyircinin elinden alıyordu.

İçerideki tehlike

The Stepford Wives, 70’lerdeki özellikle “dış kaynaklı” “tehlike” üzerinden ilerleyen politik gerilimlerden de sosyal yaşama ayırdığı alan yönüyle ayrılıyor. Buradaki esas tehlike evin içinde. Kadın için kocası, erkek içinse karısı…

Filmde neden veya nasıl olduğu ayrıntısına girilmeden, kadın bedeni üzerinde oynayan ve kadınları dönüştüren erkeklerin kurdukları “düzen” bir erkek kulübü, en nihayetinde bir sosyalleşme alanı, üzerinden veriliyor. Filmin ilk bakışta belki eksiği olarak görebileceğimiz motivasyon açıklamama nedeni aslında hikâyeyi daha da ürkütücü hale getiriyor. Çünkü sizi dönüştürüp birer köle haline getirmek isteyen bir erk düzeninin size yapacağı bir açıklamaya gereksinimi yok ki!

Kasabadaki kadınların birer “ev işi” bağımlısı, kocalarını abartılı bir derecede önemseyen kişiler olması ilk bakışta bu kasabada daha yeni olan Joanna’nın (Katharine Ross) ilgisini çekiyor, hatta kendisi gibi bir arkadaş da ediniyor ve birlikte kasabada ne işler döndüğünü anlamaya çalışıyorlar. Ancak Joanna’nın arkadaşı Bobbie’yi (Paula Prentiss) de bu düzene kaptırması sonucu büyük umutsuzluk başlıyor.

Benim bedenim bile değil

Hikâyeyi takip eden seyirci için kurtuluş anının yaklaşması, başkahramanın kendini olan bitenden sıyırması ve kurtulması bir katharsis anıdır çünkü film boyunca siz onun hikâyesini ve onun kurtuluş motivasyonunu takip etmişsinizdir. İşte The Stepford Wives tam da bu noktada izleyene o arınma halini yaşatmaması açısından 1970’lerin müthiş çıkışsız paranoya zincirine bağlanıyor.

Film boyunca “bu kadınlara ne olmuş böyle?” sorusunu Joanna birlikte sorduğumuz ve Joanna’nın zinciri kırmasını beklediğimiz için filmin finali bizi ayrı bir karanlığa sürüklüyor. Filmin 2004 yapımı yeniden çevriminin, orijinalinin havasını yakalayamamasının sebeplerinden en başlıcası, artık bu hikâyenin bizi sürüklediği yeri bilmemiz. Tabii ki teslimiyetçi bir bakış açısına sahip değiliz ve filmin hikâyesinin Joanna’yı sürüklediği yere gittiğimizin daha önce farkına vardık, mücadeleye de devam ediyoruz. Joanna’nın yaşadığı şok, onu teslimiyete sürüklerken artık o şok anından sonrasının bir ayağa kalkış olduğunun farkındayız. “Çok umutlu hikâyelere sahip değilsek bile kendi hayatımıza dair bir umudumuz var” diyelim.

Tüm bunlardan sonra son söz olarak da aşağıdaki videoyu izlemenizi önereyim. Filmin çizdiği derin ve çıkışsız karanlığın ayyuka çıktığı o umutsuz finali, kanımca, filmi izleyen hiç kimse unutmayacaktır.