03.12.2021

The Worst Person in the World: Kendine Özgü Bir Yaşam

Hayat bizlere hep bir anlam arayışı getirir. Bu getiri kendimize uygun anlamlar aradığımız kişisel bir süreçtir. Çıkardığımız anlamlar kimi zaman bizi tatmin ederken kimi zamansa yetersiz kalır. Bu iki durum ise hayatta bazı şeylere atfettiğimiz anlamların bize yön verdiği itkiler değil midir aslında? Fakat hayatımızın anlamını bilmemenin bizim için daha cazip olup olmadığını düşünmeyiz. Terry Eagleton’a göre de “hayatın anlamı nedir?” sorusunun ne olduğunu bilemeyecek olduğumuz bir yanıtının olması pekâlâ mümkündür.[i]

Joachim Trier imzalı The Worst Person in the World ise bu anlam arayışını perdeye yansıtırken kendini keşfetme ve tanıma ihtiyacı hisseden Julie’nin erken dönem yetişkinliğindeki bir kesite odaklanıyor. Film prolog, on iki parça ve epilogdan oluşuyor. Filmi hem izlemeyi hem de okumasını da kolaylaştıran bu parçalara ayırma metodu gayet başarılı bir şekilde kullanılmış. Ayrıca doğal ışık kullanımı ve kamera çekim tekniği -özellikle sevişme sahnelerini sevişen kadının gözünden görmek- sevdiğim şeyler arasındaydı. Nitekim bu teknik ataerkinin ön planda olmadığı bir çekim tekniği olarak sadece erkek gözünden değil kadın gözünden de bakmamızı sağlayan bir yapıya sahiptir.

Filmin baş karakteri Julie hayattan beklentisinin ne(ler) olduğunu hala tam anlamıyla çözememiş, bu yüzden de arayışta olan bir kadındır. Bu arayışı hayatının her dalına sirayet eden Julie’nin tercihleri filmin ana gövdesini oluşturmaktadır. İnsan temelde kendini ilişkiler yaratarak var eden konumdadır. Film, Julie’in kendi içinde verdiği bölünmeyi ve Aksel’le olan ilişkisinin yansımalarını bize yansıtıp aynı zamanda genel olarak Julie’nin tercihleri üzerine düşündürtür. Film boyunca sorduğumuz “Julie ne yapmak istiyor?” sorusunu bir türlü cevapla(ya)madan filmi bitirmek ne kadar anlamlıydı?

Dünyada Bir Yer Edinmek

Zaman zaman bir şeyleri seçmekle başka şeyleri kaçırdığımız hissine kapılırız. Bir hayatı tercih ederek diğer hayatları elimizin tersiyle ittiğimizi düşünürüz. Bu düşünme eylemini dünyada bir yer edinmek adına yaparız. Julie de tercihleriyle bazı şeyleri elinin tersiyle iter. Kimi zaman bunu kavrayamaz kimi zamansa hüsrana uğrar. Oysa hüsrandan sakınmaya mı yoksa onu dönüştürmeye mi karar vereceğimiz çok önemlidir. Julie yaşam yolculuğunda kendi ifadesiyle sürekli bir şeyden bir şeye atlayarak sonunu getirmedim dediği şeylerden dem vurur. Hüsranın girdiği kalıplardan biri olan “tatmin” vesilesiyle de kendisini kandıran deneyimler yaşar.

Kişi mutluluğa nasıl ulaşır? Sorusunu Julie’nin özelinde soruyoruz. Çünkü Julie sadece hayatın anlamını aramıyor aynı zamanda mutluluğu da arıyor, hem zaten çoğu zaman hayatın anlamıyla mutluluk beraber düşünülmez mi? Bir başkasının hikayesini okurken ve anlamaya çalışırken kendi hayat tecrübemiz üzerinden gideriz. Kendi duygularımızı işin içine katmadan bir anlama teşebbüsü pek mümkün görünmeyebilir. Nihayetinde insan kendi yaşanmışlığını ve duygularını bir kenara bırakmakta zorlanabilir. Julie’nin hikayesine bakarken kendimizi niye bunu yaptı, şöyle yapsa daha iyi olmaz mıydı derken bulabiliriz. Ama şunu göz ardı ederiz, tam anlamıyla “anlamak” ne kadar mümkündür? İnsan yaşarken sadece anlamlandırma yaparak ve hikaye anlatarak değil kendisini hikaye ederek de var eder. Bu var ediş sürekliliği olan bir edimdir.

Julie’nin Dönüşümü

Julie’nin “Julie”lere dönüşümüne hikayenin gelişimi sebep olur. Çoğu zaman kendimizi parçalara ayrılmış hissederiz. Film sonu itibariyle bu ayrılmışlığı somutlaştırıp perdeye yansıtıyor. Film boyunca ne istediğini arayan Julie onu tatmin eden şeylerin peşinden giderken filmin sonunda da kendi tatminleriyle ilgili yanlış fikirlere kapıldığını keşfeder. Çocuk istemiyor olarak kodladığı kendisi, kendi çocuğunu kucağına alırken yaşadığı mutluluk perdeye yansıtılırken perdenin diğer tarafında yine Julie olacaktır. Çocuğunu kucağına alan Julie’yi izleyen Julie. Filmin sonunda gördüklerimizden hangisi gerçek peki? İlki kendisini keşfetme yoluna kaldığı yerden devam eden fotoğraf tutkusunun peşinden giden bir konumdayken diğeri ise hayatta asla olmam dediği yerde -annelikte- kendisini bulan bir konumdadır. Burada şu soruyu sormak gerekiyor: “İnsanın hakikatinin neden tek yönlü olması gereksin ki?” Nitekim insan birden fazla yönü içinde barındırarak da var olur.

Joachim Trier açık uçlu bıraktığı finalle ortada bir tercihte bulunma seçeneğiyle bizi baş başa bırakıyor. Biz Julie’yi nerede ve nasıl görmek istiyoruz? Julie nihayetinde aradığını -hayatın anlamını- bulabildi mi? Dünyaya yahut hayata yönelik farklı bir bakış açısını özümsemek için kuluçka dönemi şarttır. Bu dönemin süresi herkes -Julie dahil- için farklılık arz eder. Kuluçka döneminden sonra kişi hayatın anlamının ne olduğunu sormadan kendisine bakarsa sorunun muhatabının kendisi olduğunu görür. Bu ihtişamı büyük soru her insan özelinde farklı bir cevap gerektirir. Çünkü hayatın anlamı; insandan insana, zamandan zamana farklılık gösterir. Kişi bu soruya sadece kendi özelinde cevap verebilir. Bu yüzden Julie özelinde bu soruya cevap vermekten ziyade kendi sorumuza cevap düşünürüz düşünmesine fakat biz hangi cevapları bulursak bulalım asıl cevabı bize hayatın kendisi verir.

[i] Terry Eagleton, Hayatın Anlamı, Çev: Kutlu Tunca, Ayrıntı yay, 2017.