26.05.2017

The Grand Budapest Hotel: Wes’in Dünyası

The Grand Budapest Hotel

Wes Anderson’un her filmini heyecan ile bekliyorsak; bu, hazırlanan sürprizlere çabucak kavuşma istediğimizden kaynaklanıyor…

Grand Budapest Hotel’i; “dünyanın en güzel oyuncakçı dükkânı” diye nitelendirsek ve adına “Wes’in Dünyası” desek yeridir.

Filmin içindeki görsel unsurlar o kadar zengin ki; ancak birkaç kez izlenirse, tüm detaylar yakalanabilir…

Tablolar, üniformalar, pastalar, karikatürize edilmiş karakterler, çekimler… Ah hele o çekimler… Hepsi birer prodüksiyon hârikası… Wes Anderson hem polisiye bir komedi çekmiş hem fantastik bir macera hem de büyükler için ‘çocuk filmi’…

Film 1985’de yazar Tom Wilkinson’un bir zamanlar tanıştığı egzantrik bir adamı anlatması ile başlıyor.

Ve birden zamanda geriye gidiyoruz.

1968 yılında, Sovyetler Birliği zamanında, Doğu Avrupa’nın muhtemelen Avusturya-Macaristan krallığının tamamen kurgulama bir şehri olan Zubrowka’da, eskimeye yüz tutmuş bir otelin lobisinde karşılıyor bizi Wes Anderson… Genç bir yazar, (Tom Wilkinson’un gençliği) Jude Law, kaldığı otelin sahibi Zero Moustafa (F. Murray Abraham) ile tanışıyor.

Sonra biraz daha geriye gidiyoruz zamanda…

Yıl 1932. Grand Budapest Otel’in en şaşalı, en güzel yılları… Karşımızda, Ralph Fiennes tarafından perdeye taşınan M. Gustave H var artık. Arkamıza yaslanıp, Wes’in büyülü dünyasının dahice sahnelerini izleyebiliriz…

M. Gustave H, otelin kendisidir. Müşteriler ile ilişkileri, herkese gösterdiği özen, misafirlerinin ihtiyaçlarını “her anlamda” karşılaması, nezaketinden hiç vermediği ödün ve ağzından çıkan her “darling” sözcüğünde, otelin ünü artmakta, dünyanın dört bir yanından zengin ve ünlü müşteriler ile dolup, taşmaktadır.

Biz rahat rahat otelin içinde zaman geçireceğimizi sanırken, otelin hatırı sayılır müşterilerinden 84 yaşındaki Madame D’nin (Tilda Swinton) ölümü ve çok değerli bir tablo olan “Elmalı Çocuğu”, M. Gustave H’e bırakması ile, senaryo polisiyeye dönüş yapar. Madame D’nin oğlu Dmitri (Adrien Brody) ve avukatı Kovacs (Jeff Goldblum)’un da dahil olması ile, karşımıza, her köşe başında başka bir sürprizin durduğu harika bir senaryo çıkıyor.

Burada bir parantez açalım; Grand Budapest Hotel, iki ana karakter dışında, -nereden geldiğini bilinmeyen ve tüm ailesini savaşta kaybetmiş bir göçmen olan komi Zero (genç Zero Tony Revolori) ve Gustave H -, tam mânâsıyla bir ünlüler geçidi.

Willem Dafoe’yu bitirim mafya tiplemesinde, Edward Norton’u subay Henckels rolünde, (yazarın notu: Edward Norton’u çok özlemişim, her göründüğü sahnede yüzüme bir gülümseme yayıldı) Harvey Keitel’i, müthiş tiplediği Ludwig rolünde ve hatta Bill Murray’i de M. Ivan olarak, kısacık da olsa görüyoruz.

Filmin başında, karlar arasında, nefes kesen bir manzaranın ortasında, bir şato haşmeti ve bir düğün pastası masalsılığı ile yükselen Grand Budapest Hotel’in, daha sonraları köhnemiş, eskimiş, müşterisi azalmış, parıltısını ve şaşasını kaybetmiş hâli; geçen zaman içinde önemli bir badire atlattığının da habercisi…

Evet, Avrupa’ya dalga dalga yayılan faşizm ve savaş, Grand BudaPest Hotel’i de vurmuş.

Zero Moustafa’nın oteli hâla yaşatmaya çalışmasının nedeni ise, tamamen duygusal. Bu noktada, filmin içinde yan ama önemli hikâyelerden biri olan Zero ile Agatha (Saoirse Ronan) aşkına değinmek gerek. Agatha, müthiş yetenekli bir pastacı yamağı. Yaptığı makaronların güzelliği ve gerekli zamanlarda otoriteleri kandıran cazibesi, film boyunca pek çok kez Zero ve Gustave H’in hayatını kurtarıyor.

Filmin sonunda, Paris’te yaşayan Amerikalı yönetmen Wes Anderson’un, Avusturyalı yazar Stefan Zweig’den esinlendiğini belirten ibareyi görüyoruz perdede. Bu noktada Zweig’in son otobiyografisi ‘The World of Yesterday’ i (Dünün Dünyası), sürgünde bitirdiğini ve sonrasında da, Nazilerden kaçmak zorunda kaldığını anımsayalım.

Grand Budapest Otel’in anlatımında da, olaylar şeker şeker anlatılırken, ard arda yapılan 2 tren yolculuğunda, tren, aynı arpa tarlasında durduğunda, tarladaki askerlerin ölümcül değişimine tanıklık ediyoruz…

Politik iklim de sertleşmekte, otele askerler yerleşmekte, Avrupa’yı kasıp kavuracak bir Nazi dalgası kendisini hissettirmektedir.

İlginç bir şekilde, Grand Budapast Hotel bana filmler arası bir yolculuk da yaptırdı. Çekimler; kimi zaman Hugo’yu, kimi zaman Talihsiz Serüvenler Dizisi’ni; Zubrowka’nın taş sokakları ‘Çikolata’yı, Zero’nun damdan dama atlayışı Mary Poppins’deki bacacı Bert’ü, hapishaneden çıktıklarında üstlerinde olan giysiler ‘Damdaki Kemancı’yı ve dağın tepesindeki manastır sahneleri ‘Gülün Adı’nı anımsattı…

Wes Anderson dehası, kendi filmine şapka çıkarttırırken, aynı zamanda pek çok film yönetmeninin eserlerine getirdi, götürdü beni…Tüm bu çağrışımlara, atlamalı zıplamalı senaryo bükümlerine, neredeyse her karede karşılaştığımız tiyatrovâri çekimlere ve karikatürize kimliklere rağmen; Grand Budapest Hotel, son derece “nev’i şahsına münhasır” bir film.

Şahsi fikrim, bir kez izlemek yetmeyecek, birkaç kez izlemek hiç sıkmayacak bir film Grand Budapest Hotel.