28.05.2016

Müzikal Sinemanın Zirvelerinden “Tommy”

Ali ÇALIŞKAN

27 Kasım, İngiliz sinemasının aykırı dahilerinden Ken Russell’ın aramızdan ayrılışının yıldönümü. 2011’de kaybettiğimiz usta, geriye dolu dolu bir filmografi bıraktı. Ana akımın dışında seyreden ve kalıpları yıkma arzusundaki bir yönetmenlik stiliyle yoğurulmuş filmleri ‘sıradışı’ tanımını sonuna kadar hak eden işlerdi.  Kişisel favorilerimi sıralamam gerekirse, -İngiliz müzik grubu The Who’nun 1965 tarihli aynı adlı albümünün kaynak olduğu “Tommy” başta olmak üzere- “The Devils”, “Women in Love” ve “Altered States”, ustanın en çok aklımda yer eden filmleri. Ama özellikle “Tommy”de,  müzikal sinemanın şablonlarını tersyüz edip daha önce görmediğimiz türden bir şahesere imza atmıştı Russell. Zaten film, bugün müzikal sinemanın en iyilerinden biri olarak anılır. 

Esere ismini veren karakter, küçük yaşta bir cinayete şahit olduktan sonra travma geçirip görme, işitme ve konuşma duyularını kaybeder, adeta bir katatoniye yakalanır. Yıllar boyunca ‘buz-adam’ modunda yaşayan Tommy’nin iyileşme sürecini izleriz filmde. Annesi ve babası da oğullarının kendine gelmesi için çabalar… Filmin gidişatını değiştiren olay ise duyguları silinmiş bu genç delikanlının pinball oyuncusu olup, ardından iyileşip kendini Mesih sanması aslında.

“Tommy”nin en ilginç tarafı, karakterler arasındaki diyalogların/etkileşimin tamamen müzikal sahnelerle ve şarkılarla verilmesi. Bu tarz bir müzikal film biçiminden bahsettiğimizde ilk olarak Jacques Demy’nin “Les Parapluies de Cherbourg”u hatırlanabilir elbette. Ama Russell’ın bu tarzı yüzde yüz anlamda zirveyle buluşturduğu bir gerçek. Kısacası, türe rötuş amaçlı yola çıkan “Tommy”, ritmin ve müziğin etkili bir hikayeyi aktarma açısından orijinal bir şekilde sunulduğu, absürd/tuhaf müzikal sahnelerin tasarlanışından mekanların kurgulanışına kadar her karesiyle akıllara kazınan dahiyane bir film.

111 dakika boyunca başkarakterin bir bukalemun edasıyla geçirdiği değişime tanık olurken, adeta onun zihninde parlayan, Russell usulü politik bir cümbüşe bürünen müzikal sahneler, finale doğru görsel açıdan tam bir aşırılık festivaline, her objenin, mekanın ve şarkı sözünün karşılığının bulunduğu metaforik bir gösteriye dönüşüyor filmde. Tommy’nin travmatik yaşamı da yerini başka bir kimliğin varlığına bırakırken, zihninde kaskatı kesilen zaman kavramı bir süre sonra yok oluyor. Aslında bir kobay faresi olan Tommy’nin başkalaşımı, ‘sistem’in en küçük birimi olan ‘ailesi’nin de katkısıyla öykünün büyük bir parçası haline geliyor. Russell, özellikle ikinci yarıda dogmalara ucu sivri eleştiriler yöneltip sistem karşıtı çarpıcı bir eser yaratıyor nihayetinde.

Ken Russell’ın  ‘yıkıcı’  politik bakış açısının da destek olduğu, provokatif bir  ‘yaratıcılık patlaması’  Tommy. İzleyici koltuğundan kaldırıp afallatan bir şova davet ediyor ve aktif konuma getiriyor. Oliver Reed, Ann-Margret ve Roger Daltrey üçlüsünün muhteşem performanslarını ve Elton John, Jack Nicholson, Tina Turner gibi isimlerin kısa rollerini de barındıran film, bu aykırı ruhlu İngiliz’in filmografisine giriş yapmak isteyenler için biçilmiş bir kaftan. Tabi tam 90 dakika uzunluğundaki soundtrack çalışmasını da dinlemeniz önerilir;  filmin adım adım tırmanan temposuna büyük katkısı olan besteler  sizi fazlasıyla etkisi altına alacak çünkü.