31.07.2017

Training Day

İyi ve Kötü Polisin Çatışması

2001 yapımı bir polisiye / suç filmi olan İlk Gün, son yıllarda The Magnificent Seven (Muhteşem Yedili) ve Southpaw (Son Şans) filmleriyle ünlenen siyahi yönetmen Antoine Fuqua’nın üçüncü ve belki de en iyi filmi. Denzel Washington ve Ethan Hawke’ın başrollerini üstlendiği, kadrosunda Eva Mendes, Scott Glenn, Snoop Dogg ve Dr. Dre gibi isimleri barındıran film, seyircisine en katıksız haliyle Los Angeles şehri sokaklarında geçen aksiyon dolu bir günü yaşatıyor.

Filmin konusu tıpkı Serpico, The Recruit (Çaylak) ya da bunlara benzer filmlerde olduğu gibi iyi ve kötü polisin çatışması. Ancak sıradan bir polisiye-aksiyon filminden çok daha fazlasını vaat ediyor film seyircisine. Özellikle hikaye akarken farkında bile olmadan sizi içine alan müzikler, diyaloglar ve oyunculuklar konusunda.

Film, çaylak dedektif Jake Hoyt’un (Ethan Hawke), her anlamda işini bilen narkotik dedektifi Alonso Harris’in (Denzel Washington) ekibine katılması ile başlar. Daha ilk dakikalarda çatışmanın temelini oluşturan iki polisin karakterini anlarız. Hoyt, ailesine bağlı, işini seven, saf bir polis memurudur. En şaşırtıcı hikayesi, ekip arkadaşıyla beraber alkollü araç kullanan, şartlı tahliye olmuş bir uyuşturucu satıcısının planladığı cinayeti önlemesidir. Alonso’nun bu hikayenin üstüne cevabı da, bir o kadar nettir seyirci için: “harika bir kadınla devriyedesin ve bana anlatacak tek hikayen alkollü bir sürücü mü?” Bu andan itibaren Alonso, etkileyici karakteriyle yavaş yavaş işlemeye başlar Hoyt’u. Hoyt’un kendini ispatlamak ve Alonso’nun gözüne girmek için tek bir günü vardır. Kendini belaya bulaştırmış, en yakın dostlarını gözünü kırpmadan arkadan vurabilecek bir adamın, Alonso’nun yanında tek bir gün… Oysa düşünüldüğünde Hoyt’un tek amacı ‘toplumu tehlikeli uyuşturuculardan arındırmak’tır.

Uyuşturucu Kullanan İnsanlar İkiye Ayrılır

Filmin ilk yarısına, gelişen olaylar ve diyaloglarla birlikte, dürüst bir polis memurunun, sokakların pisliğini tanıyan, tecrübeli bir dedektifin yanında çaylaklıktan arınması durumu hakimken, ikinci yarıda bir intikam öyküsü yaşanır. Bu geçişi sürükleyici kılan baş etmense filmdeki olay örgüsüdür. Gün içinde yaşanan her bir olayda hem Alonso karakterinin sınırlarına, hem de genç dedektifi gelişim sürecine tanık oluruz. Tıpkı kahramanın yolculuğu hikaye modelinde olduğu gibi, Hoyt’a yardım edecek, onu çeşitli şekillerde yönlendiren insanlar olur. Örneğin filmin en iyi sahnelerinden biri olan poker ve ardından küvet sahnesindeki gibi. Bunlar ilk düşünüldüğünde zorlama gibi dursa da seyircinin gözünde karakterlerin gerçekçiliğini biraz bile düşürmez, tam tersine güçlendirir kanımca.

Polis teşkilatında da, tıpkı her meslekte olduğu gibi, iş ahlakından yoksun, kendi çıkarı için pek çok insanı umursamayan kişiler olduğunu anlatan filmin verdiği bir başka durumsa aslında iki realize edilmiş süper kahramanın tek ortak özelliği olan aileye bağımlılık olgusu ve bu kavramın yüceltilmesi. Böylece film sadece iyi ve kötünün çatışmasından ibaret olmadığını gösterir. Filmin sonunda Alonso’nun kendi sokağında Hoyt’la düellosunda da durum farklı değildir. Sokakta toplanan insanların bozuk düzene karşı bakışı çok net sunulmuştur.

Toplumun uyuşturucu kullanan insanlara olan önyargısını da hem kuvvetlendirir, hem de çürütür film. Aslında olay basitçe şöyledir; tıpkı her durumda olduğu gibi, uyuşturucu kullanan insanlar da ikiye ayrılır: iyi ve kötü. Filmde bu durum başından sonuna kadar ustalıkla çözümlenir. Tabii ki her şey bir yana, filmin bağımlılık yaratan noktası tam isabet oyunculukları. Özellikle Akıl Oyunları filminde Russel Crowe’un üst düzey performansını izleyip Oscar’ı alamamasına şaşıranlar için kesinlikle izlenmesi gereken bir film; kesinlikle görülmesi gereken bir Denzel Washington performansı olduğunu söyleyelim.