28.05.2017

ELEŞTİRİ: Transcendence

Ece ŞAKARER

Transcendence, gösterime girmeden önce sadece “izlerken keyif alınacak” bir Hollywood aksiyon bilimkurgusu olması ile değil, aynı zamanda Christopher Nolan’ın prodüktörlüğü ile de beklenti yaratmıştı. Bu bağlamda, Nolan’ın isminin varlığından şunları bekliyorduk: Ağzımızı açık bırakacak bir görsellik, ufuk açan sorularla bezeli zeki bir konu ve tekelden çıkıp evrensel cümleler kuran bir hikaye.

Transcendence’ın görselliği akılda kalmayacak bir seviyede (de olsa) başarılı – kafası bin tane farklı işle dolu olsa da, ilk uzun metrajını yaratan yönetmen, görüntü yönetmenliği geçmişini unutmamış. Filmin konusu da size oturup teknolojik tekillik konusunu araştırtacak, referanslar bulduracak ve gelecek hakkında akıl yorduracak kadar ilgi çekici. Transcendence’ı kötü bir film yapan tek şey ise (Hollywood ile girdiği ilişkinin getirdiği aksiyon bağımlılığı, vurdumduymazlık ve sabırsızlığı saymazsak) hikayesinin ana karakterleriyle sınırlı kalıp, evrensel unsurlarını elinin tersiyle itmesi.

Önümüzde tüm insanlığı ilgilendiren, ilgilendirmesi gereken bir hikaye, hatta tehlike var. Dr. Carter’ın ‘haline geldiği’ şey, varlığı ile binlerce soruyu ve çelişkiyi doğuran bir oluşum. Öyle ki, iyi ile kötü (“onlara yaşam verdim ve böylece onları kölem yaptım”), gelişim ve ahlak anlayışı (“en büyük ‘iyi’ için her yol mubahtır, her şey fedakarlıktır”), ya da Tanrı algısı konularına (“hepimiz birer Tanrı yaratmaya çalışmıyor muyuz zaten?”) alt metin olan referanslarla dolu filmimiz. Ancak Transcendence’ın duruşu, bu soruları küçültüp, özele indiregeyerek, sadece Dr. Carter’ın kişisel gelişimi (önce iyiydi, sonra muhtemelen elde ettiği sonsuz güç yüzünden kötü oldu) ve Dr. Carter’ın eşi bir makinaya mı aşık olmuştu sorusu üzerinden götürdüğü bu savaşı kim kazanacaktı, Carter’ın kişisel deliliği ne kadar ileri gidecekti ve duygular bu mücadeleden galip çıkacak mıydı hikayesi haline getirmek yönünde.

Hollywood’un evrensel, felsefi konuları ele alırken, insanı unutması ya da büyük cümleler kurarken, o cümlelerin ‘insan’ üzerindeki etkisini atlamasına alışığız. Örneğin daha yakınlarda, Lucy’de (Luc Besson, 2014) araba patlamaları, mini etekler ve karizmatik bir dişilik arasında gözlerimiz ‘insan’ aramıştı da, beynini kullanma kapasitesini arttırdıkça insani duygulardan uzaklaşıp mekanikleşenen Lucy’nin soğuk bakışları ile – sadece onlarla – yetinmek zorunda kalmıştık. Bu açıdan bakıldığında, daha doğrusu Transcendence’ı eleştirme unsuru olarak genel resmi unutup, insanlarına odaklanmasını seçtiğimizde iki yüzlülük yapıyormuşuz gibi gelebilir. Ancak Transcendence’ın duruşunun yarattığı eksikliğin bu bahsi geçen Hollywood noksanlığından çok da farkı yok. Zira ikisinin sonucu da, varoluşsal sorunları bir yerinden eksik tutmak – ya da amiyane tabirle, diğer her şey uğruna aksiyonu seçmek!

Transcendence’ izlerken, süper güç kazanmış ve içindeki insani duyguları unutmuş bir kötü adamı, ona aşık, herkesin aksine derinlerde atan insan kalbini görebilen bir kadını, kadına aşık, gerçekleri görebilen yakışıklı bir prensi, başta bizi korkutan ama sonradan niyetlerinin iyi (belki sadece yöntemlerinin kötü) olduğunu gördüğümüz küçük yardımcıları izliyoruz. Yani Hollywood, bize on yıllardır aynı hikayeyi anlatıyor.

Bu masalsı olay örgüsünün içinde kaybolan şeyi ise temsili olarak en iyi, ölümsüz hale getirilen yan karakterlerin kısa rolleri bitince sahneden inmeleri anlatıyor. Zira tüm dünyayı ilgilendiren, tüm dünyayı değiştirilebilecek bu ‘iyileştirme gücü’ felsefi sorular getireceğine, Dr. Carter’ın savaşında piyon olmakla yetinmek zorunda kalıyor. Dünyayı kurtarmak – dünyadan bahsetmeden – sanki tek dertleri Dr. Carter’ı yenmek olan CIA ajanlarından sadece iki tanesinin bir akşam yemeklerine kalıyor. Ve sorularımız havada asılı kalmışken, tek sorumuz Dr. Carter’ın bir kalbinin olup olmadığı haline geliyor.

Sonuç olarak konumuz canımız sevgili Hollywood olduğunda, bizim adımıza hep birileri neyin önemli olduğuna karar veriyor, aksiyon her şeyden önce geliyor, ve insan(lık), nasıl oluyorsa senaryoda kendine bir türlü yer bulamıyor.