09.04.2018

Transit: Gidemeyenler…

Petzold’dan zamanı aşan öykü

Christian Petzold, son dönem Almanya sinemasının en takdire değer işlerine imza atan, takip edilesi yönetmenlerden biri. Dolayısıyla çektiği her yeni filmi merakla beklemek özellikle festival takipçileri için elzem. Yönetmenin son filmi de İstanbul Film Festivali sayesinde Türkiyeli izleyici ile buluştu.

Petzold, adeta alamet-i farikası olan İkinci Dünya Savaşı öykülerine bir yenisini daha ekledi Transit ile. Anna Seghers’in 1942 tarihli romanından uyarlanan Transit, Nazi işgalinden kaçan Georg adında bir adamın, elinde evrakları bulunan, ölmüş bir yazarın kimliğini üstlenmesini anlatıyor kısaca.Petzold, bu girişten sonra kimlik, kimliksizlik ve kaçış üzerine zamansız bir hikâye anlatmaya başlıyor. 1940’ları esas alan hikâye, günümüz mekânlarında birleşip bir “zamansızlık” etkisi yaratıyor izleyicide. Bu zamansızlık, öyküyü tüm zamanların anlatısı haline getiriyor. Aynı zamanda da perdeden izleyiciyi uzaklaştırıp bir yabancılaşma hissi yaratıyor. Tam da hikâyedeki kimliksiz kişilere döndürüyor izleyiciyi. Her kim olursak, her nerede olursak olalım, dünyanın herhangi bir yerinde karşılaşabileceğimiz ve karşılaştığımız bir hikâyeye dönüyor film. Çünkü her daim kaçmak zorunda olan mültecilere değiniyor Petzold, bir umut olarak kaçış psikolojisine…

Yeni bir hayat

Filmin odağında Georg (Franz Rogowski) adlı bir mülteci var. Edindiği yeni kimliği ile kendine yeni bir hayat kurmaya çalışan Georg. Ancak bu hayatın getirdiği sorumluluklar, yeni kimliğinin eski hayatı Georg’u sarmalıyor önce. İlkin bir yabancı olan ama gittikçe hikâyenin ve Georg’un yaşam alanına sokulan Marie (Paula Beer) adamın hayatına ayrı bir sorumluluk yüklüyor. Bunu bilmeden yapıyor ve film boyunca da bilmiyor ancak seyirci olarak Georg’un yanında konumlandığımız anda adamın iç dünyasının karmaşıklaştığını anbean görebiliyoruz.

Sadece Marie’yle değil, Georg’un tanıştığı birçok mülteci ile birlikte yeni hikâyelere açılıyor film. Yeni ve çıkışsız hikâyelere. Marsilya’ya geldiği zaman dahil olduğu küçük ailenin hayatına dair ayrıntılar, vize sıralarında karşılaştığı insanlara dair yan hikâyeler, Georg’un kaldığı otelde gördüğü manzaralar derken Petzold, bir Avrupa panoraması çiziyor seyirciye. Belki öykü Nazi işgalinden kaçan Yahudilerle ilgili görünebilir ancak bu panoramik bakış giderek büyüdükçe ve yönetmen zaman hissiyatıyla oynadıkça “tüm zamanlar”ın değişmeyen insanlık sorunları daha belirgin olmaya başlıyor. 

Bir başkası olabilir misin?

Transit, biraz abartarak ifade edecek olursak aslında insanlık tarihi öyküsü sunuyor minör bir hikâyeden yola çıkarak. İstediği majör hikâyeyi yakalayabilmemiz aslında. Ancak bunun yanında değindiği kimlik sorusu da dikkate değer. Bir başkasının kimliğini alma, onu kendi bedenine, ruhuna uyarlama konusunda biraz beceriksiz bir başkahramanı var filmin. Çünkü Georg “insani” yönünü unutmamış, unutamamış bir karakter. Bu yönden çok romantik bir bakış açısı var öykünün. Amaç kurtulmaksa, gitmekse eline geçen fırsatları çok kolay harcayabilen biri Georg. Belki hikâyenin 1940’larda geçmesinin bir inandırıcı yönüdür bu karakterin çizilişi. Çünkü böylesi bir insana günümüzde rastlamak biraz zor. Bu açıdan oldukça romantik bir bakış yakalıyor film.

Transit, üslubuyla Petzold filmleri içerisinde sinema duygusunu en az yakalayabileceğimiz film kanımca. Karakterini anlatırken tutturduğu romantik yönden filmin genel anlatımı, atmosferi için söz edemeyiz. Oldukça çiğ denilebilecek görüntüler yakalayan Petzold, sanki kamerayı seyirci tutsa seyircinin çekebileceği gerçekliği de yakalamış filmde. Bu açıdan oldukça çıplak bir gerçekçilik var Transit’te. Hikâyenin yakalamaya çalıştığı zamanı aşan bakış açısını da bunun üzerinden kuruyor yönetmen.