24.10.2018

Tükenmiş Bir Ömür “Oslo, 31 Ağustos”

Eren İŞLER

*Aşağıdaki yazı filme dair detaylar içermektedir.

Yönetmenliğini Joachim Trier’in üstlendiği, Pierre Drieu La Rochelle’in Will O’ the Wisp adlı romanından uyarlanan 2011 yapımı filmi olan Oslo, 31 August, ilk izlenimde sıradanlaşmış modern çağın bunalımları gibi gözükse de aslında farkında olmadığımız bir derinliğe sahip. Hayatının bir döneminde entelektüel uğraşlarla haşır neşir olmuş, makaleler yazmış; çevresi tarafından geçmişte saygıdeğer bir konumda bulunmuş Anders, uyuşturucu bağımlıları kliniğinde bizi  karşılamasıyla başlıyor film.

Geçmiş hayatına dair başlarda detaylı bilgi verilmemesine karşın, bir dönem hazlarının peşinde koşturarak geçiren Anders. Bu hazzı, uyuşturucu kullanarak ve çevresindeki kadınlarla birlikte olarak elde etmiş uzun zaman. Hayatındaki nihai hedeflerine ulaşmış gibi gözüken, çevresindeki çoğu insan gibi zamanında başarı duygusunu tatmış birisi Anders. Hayatta elde edebileceği çoğu şeyi erken bir yaşta elde ettiği için.

Akıp giden zaman içinde gerek hedefleri gerekse hedeflerine ulaşmaya çalıştığı sırada harcadığı çaba, verdiği emekler ve bu emeklerinin karşılığında aldıklarının daha doğrusu hedeflerinin gerçeklemesi sonucu yaşadığı tatminsizlik durumu, onu  zamanla bir boşluğun içine sürükleyip daha yüksek hazların peşinde koşmasına doğru evriltmiştir. Bu boşluk kendi hayatını sorgulamasına sebep olmuş, sorgulama çerçevesinde kendine ve çevresine yabancılaşmıştır. Klinikte tedavi olup tekrardan hayata daha doğrusu sisteme adapte olabilmek için yeni bir arayıştadır. Filmin devamında bu arayış özünde geçmiş hayatının bir tekrarını anımsatıyor gibidir. İç arayışından çıkış ona yeni bir alternatif açmaktansa, kısır döngüye sürükleyeceğine dair bir varsayıma kapılır.

Yeni başlangıçlar

Anders hayatına  yeni bir başlangıç yapmadan önce parkta yalnız başına oturduğu bankta geçmişi ve şimdiki hayata dair düşünceleri ön plana çıkmaktadır. Anders’in oturup kendi iç sesine kulak verdiği sahne bizlere kahramanımızın iç dünyasının kapısını yavaşça aralamaktadır. Filmin en önemli sayılabilecek bu sahnesinde süregelen düzenin, insanın hayatla olan bağının kopmaması için moral ve motivasyonunu sağladığı çoğu kaynak Anders tarafından anlamsız, boş, tüketilebilir ve çıkara bağlı değerler bütünü olarak algılanmakta ve onun için bir değer taşımamaktadır. Anders’in yabancılaşması burada başlamaktadır. Bankta yalnız kalıp kendi iç sesine kulak verdiğinde bunu net bir şekilde anlarız. Hayatına dair çoğu şeyden söz ederken aslında onun kurguladığı gerçeklikle bağdaşmayan bir gerçekliğin var olduğunu yönetmen bizlere başarılı bir şekilde aktarıyor.

Filmin devamında bu yabancılaşmanın etkisi, Anders’i intihara kadar sürüklemektedir. Çıkar ilişkilerine bağlı, yüzeysel insan ilişkileri bütünü Anders’in  hayata adapte olmasını zorlaştırmaktadır. Hayatla kurduğu bağ kopmak üzere olup, Anders gittikçe yalnızlaşmaktadır.

Bireyciliğin ve öznel çıkarların ön planda tutulduğu ve desteklendiği yaşadığımız küresel sistemde. Bireyin üretkenliği yönünde atacağı adımlar vurgulansa dahi düzen içinde  tüketici konumunu, yaşadığı sistemden bağımsız bir şekilde, basitçe aşamadığı gerçeğini göz önünde bulundurmamız gerekir. Bireyin, sadece kendi üretken emeğine ile değil, aynı zamanda kendi varlığını temellendirdiği ana değerlerinin de düzen tarafından nesneleştirilmesiyle oluşan bir yabancılaşma mevcut. Biraz daha açarsak bu cümleyi; Anders’in kimliğinden tutun sosyal statüsüne, onu konumlandıran değerlerin sistemsel bir metalaştırılmasıyla oluşan bir yabancılaşma ile karşı karşıyayız.

Kendisine ve topluma olan uzaklığı, zamanla duyumsadığı yabancılığı, değer ve anlam yitimi vb. durumlar günümüzde toplumumuzda sıradanlaşan bir hal olmaya başladı. Anders’in yaşadığı şehrin, eski hali ile günümüz arasındaki hali arasındaki kurduğu benzerlik, çoğu şeyin aynılaşması üzerine yaptığı vurgu, monotonlaşan bir ritmin habercisi oluyor.

Hepimizin zaman zaman kendimizle hesaplaştığımız ya da bundan kaçmaya çalıştığımız zamanlarımız elbette olur. Hayatla olan bağımızı temellendirdiğimiz, doğumumuzdan bu yana oluşturduğumuz değer ve anlamların zaman içinde yitirilmeye başlandığında ortaya çıkan durumlar bütünüdür. Filmde  buna benzer bir ifade biçimini görüyoruz aslında. Anders’in hayatında aradığı eski tadın, eski heyecanın, eski farklılıkların şu an olmaması, yaşanmaması.

Zamanın Anders’i sürüklediği süreç ele alındığında farkında olmaya başlıyoruz filmin derinliğinin. Onun uyuşturucu kullanmasının ve kendi bireysel hazlarının peşinde gitmesiyle, geçen zamanla birlikte yaşadığı kendi konumunu belirleyen özelliklerinin, sosyal statüsünün sarsılmasına neden olan, Anders’ i hayata tutkuyla bağlayan istek ve emellerin kırılması, adeta paramparça olması ile ilgili bir durum. Yaşanılan o kırılma sonrası kendi ruhsal durumunu daha rahat bir şekilde dile getirilebilir. Hayatının erken döneminde, ileriki hayatında yaşabileceği her şeyi yaşadı ondan dolayı intihara doğru sürüklendi tarzı yorumlar, aslında son derece sığ ve yanlış. Ders verici nitelikte bir film değil Oslo, 31 Ağustos. Karakterle özdeşleşme kurulmadan filme getirilecek yorumlar da eksik kalacaktır.

Arayışlar

Filmin devamında yönetmen karakterin kendisi için yeni bir umut olarak gördüğü bazı arayışları bizlere; çalışabilecek bir iş araması, eski sevgilisine geri dönme çabaları, kopmuş aile bağlarını onarmaya çalışması derken hayata tekrardan tutunmaya çalışması olarak göstermekte. Tüm bu çabalar onu hayatta tutabilecek gibi gözükse de yeni bir başlangıç sandığı kadar kolay olmayacaktır. Çevresinden aldığı çeşitli olumsuz tepkiler onun toplumdaki konumunun farklılaşmasına  sebep olmuştur. Hiçbir şey artık onun için eskisi gibi değildir. Yaşamın tüm heyecanı sönmüştür onun için.

Çıkara bağlı, samimiyetten uzak insani ilişkiler onun için anlam ifade etmemektedir. Bir yanıyla Anders hayata tutunmaya çalışsa dahi gerçeklik onu başka bir anlamsız boşluğa daha itmekte daha doğrusu tükenmiş bir umuda doğru sürüklemektedir. Bir ayağıyla kapitalistleşen ilişkilerin  çizdiği çemberde durmak, kendini konumlandırmak isteyen Anders diğer ayağıyla bu çemberden kopmak istemekte fakat alternatif başka bir çemberin olmayışı onu intihara doğru sürüklemektedir.

Filmin sonlarına doğru gelelim… İntihar sahnesinde kahramanımızın uyuşturucuya yenik düşmesiyle ilgili olduğunu söyleyemeyiz. Kendi zaafları ve haz peşinde koşmasının getirdiği bir intihar kesinlikle değil bu. Her ne kadar haz peşinde koşmuş gibi gözükse de bir dönem Anders hayatı çekilebilir hale getirebilmek için denediği bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor uyuşturucu kullanması. İçindeki depresif, varoluşsal buhrana alternatif bir çözüm uyuşturucu onun için.

İntihardan önce Anders’in piyano çaldığı sahne bizlere çok fazla şey anlatmaya çalışıyor. Sistem içinde olumlanan iyi bir iş, aile, hayat standardı, hobiler, uğraşlar bizlerin hayatını ne kadar çekilebilir hale getirir? Hayatımızın sürekliliğinde bizleri ne kadar motive edebilir? Hayatla bağımız ne kadar sağlam olabilir? Daha doğrusu sistemin yarattığı bu algı ne kadar doğru?