26.05.2017

Türk Sinemasının “Bitmeyen” Sorunlarına Sektörel Bir Bakış

Alper KIVILCIM

Maddi İmkanlar, Sinemanın Pazar Payı ve Cast  Sorunsalı

Sinema her ne kadar yedinci sanat olarak kabul edilse de Amerikalıların deyimiyle “entertainment” bir iş olduğu için geriye kalan sanat dallarının içerisinde icrası oldukça pahalı bir alan ve maalesef kaliteli bir iş ortaya çıkarmak da tamamen eldeki mevcut imkanlarla doğru orantılı. 

Çoğu zaman yapımcılar filmler için düşük bütçeler ayırarak kendi risklerini en aza indirmeye çalışıyorlar. Aslında biz sektör çalışanları yapımcılara bu tavırlarından dolayı kızsak da, dürüst davranmak gerekirse onların da kendi açılarından haklı olduklarını kabul etmek gerekiyor. Çünkü sinema filmi yapmak belirttiğim gibi sanat dallarının içinde en pahalısı olduğundan yapımcılar para yatırdıkları bu eserleri ticari bir meta olarak görüyor ve yaptıkları yatırımın karşılığını almak istiyorlar. Fakat “ticaretin” her alanında olduğu gibi üretilen “malın” sinemada içinde bir pazar bulması gerekiyor.

Yerli filmi izleyicisi, yapılan filmleri her zaman Amerikan filmleriyle kıyaslıyor ve bizim ortaya koyduğumuz eserleri maalesef Amerikan filmleri kadar yaratıcı ve kaliteli bulmuyor. İşte burada da az önce bahsettiğim pazar payının önemi ortaya çıkıyor. Amerikan film sektörü çektiği filmleri Avrupa’dan Afrika’ya; Balkanlardan Ortadoğu’ya kadar çok büyük bir kitleye pazarlama başarısı gösterirken biz sadece birkaç Ortadoğu ülkesine ve Türki Cumhuriyetlere pazarlayabiliyoruz. Hatta son yaşadığım bir olaydan örnek vermem gerekirse adını vermeyeceğim ama Türkiye’de 3 milyonun üzerinde bilet satarak çok iyi gişe yakalamış bir Türk filmi tüm Avrupa’da (ki sadece Almanya’da milyonlarca Türk yaşamasına rağmen) 17.000 kişi tarafından izlenmiş. Bu istatistik bence oldukça düşündürücü. Demek ki sadece Avrupalı’lara değil Avrupa’da yaşayan Türklere bile kendi yaptığımız filmleri izletmekte oldukça zorlanıyoruz, hatta itiraf edelim izletmeyi başaramıyoruz. 

İşte burada da cast (oyuncu) ve yine elimizdeki oyuncuları pazarlayamama problemi ortaya çıkıyor. Sektörel anlamda elimizde birçok yetenekli oyuncu olmasına rağmen maalesef sektörü yönetenler sadece (abartı değil gerçekten) iki – üç isim üzerinde duruyor ve bunları parlatıyor. Bu iki – üç ismi bile dünya sinema sektörüne pazarlayamıyor, kendi ligimizde oynamaya devam ediyoruz. Bugün Hindistan ve Mısır sineması Holywood’a oyuncu transfer etmeyi başarırken, biz elimizdeki kaliteli oyunculara rağmen neden bunu başaramıyoruz, neden kendi kendimize, sektörü iki –  üç “star”lık dar bir alana sıkıştırıyoruz, bunun üzerinde düşünmek lazım.

Peki bu sorunlardan kurtulmanın yolları yok mu? 

Kısa yoldan cevap vermem gerekirse tabii ki var. Bunun için başta devlet olmak üzere, yapımcılardan, özel sektöre, sinema sektöründe çalışan herkesin üzerine düşen görevler var.

Şahsen kendi yaşadığım tecrübelere dayanarak konuşmam gerekirse devlet sinema sektöründe çalışanları, bırakın sanatçı olarak görmeyi bunu bir meslek olarak bile kabul etmiyor. Birçok devlet kurumu ve bankada, internet sitelerinde meslek grupları içerisinde senaryo yazarı diye bir seçenek dahi yok. (Sadece senaryo yazarlığı değil, sektörün içinde ki hiçbir branşın karşılığı yok, ben kendimden örnek vermek için senaryo yazarı dedim) Maalesef devletin gözünde bu sektörde çalışan herkes sadece “filmci”… 

Öncelikle devletin sinemayı binlerce çalışanı olan bir sektör olarak görmesi ve aslında ekonomiye göründüğünden fazla katkı sağladığını fark etmesi gerektiğini düşünüyorum. Bakın kısa bir örnek vermem gerekirse, 100.000 gibi az bilet satmış bir film hayal edelim. Ortalama 10 lira bilet parasından, bu film çok kısa sürede sadece bilet parası olarak ekonomide 1 milyon lira paranın dönmesini sağlamış demektir. Dahası sinema salonlarında satılan yiyecek içecekler, filmin çekim aşamasında yaklaşık 70-80 kişiye sağladığı iş olanağını, sinemaya gelen izleyicinin alış veriş merkezinde yaptığı harcamaları, bu hesabın içine katmıyorum bile. Büyük gişelerden örnek vermem gerekirse sadece Recep İvedik 4 filmi, bilet satışından ekonomide 1.5 ay gibi kısa bir sürede 70 milyon lira para dönmesini sağladı. 

Devletinde bunları fark edip sektöre ayrılan payları ve ilgiyi arttırması gerek. Amerika dahil sinema alanında başarılı olan ülkelerin sektörel yatırımları incelenmeli, başarıya nasıl ulaşılacağı tespit edilmeli.

Tabii bir diğer pay da özel sektöre düşüyor. Yine Amerika’dan örnek vermek zorunda kalacağım ama, bir Amerikan filmi izlerken birçok marka gözümüze çarpar, büyük markalar kendi reklamlarını filmlerde yaptırmak için bol sıfırlı paralar öderler. Ama diğer yandan aynı markaların Türkiye temsilcilikleri Türk filmlerine en ufak bir yatırım dahi yapmazlar. Aslında bunu yapmamalarının sebebi gene pazar payının düşük olmasıdır. 

Öncelikle kendi milli markalarımız bu yolu açıp Türk filmlerine yatırım yapar, devletle el ele verip sektörün büyümesini sağlarlarsa yabancı markaların da zamanla bu büyüyen sektöre kayıtsız kalmayacaklarını düşünüyorum. Burada tabii akıllara milli markalarımız neden bu yatırımı yapsınlar, onlar için de ürünlerinin ulaşacağı seyirci sayısı önemli değil mi, bundan çıkarları ne gibi sorular akla gelebilir. Bunun cevabı da yine devletin payında yatıyor. Birçok ülkede örneği olduğu gibi devlet sinema filmlerine yapılan yatırımların vergiden düşülmesine imkan verirse, sinema filmlerine yapılan yatırım artabilir.

Şu ana kadar yazdığım her şey görüldüğü gibi birbiriyle çok bağlantılı. Pazar payı artarsa yapımcılar sinema filmlerine daha çok yatırım yapıp daha büyük riskler alacaklar, kalite artacak ve seyirci tatmin olacak… 

Ama bir de tersinden bakarsak, ben bizim sinemamızın bir geçiş döneminde olduğunu düşünüyorum. Bundan dolayı seyircilerimizin de yapılan her filmi desteklemesi, imkanları ölçüsünde çekilen her Türk filmine giderek destek vermesi gerek. Burada tabii büyük sinema salonu gruplarına da görev düşüyor. Büyük gruplar en azından haftada bir gün sadece Türk filmleri için bilet fiyatlarını cazip rakamlara çekerlerse talebin daha da artması mümkün. 

Kısaca yapılması gereken devlet sinemayı ve çalışanlarını bir sektör olarak görecek, seyirci sinemaya giderek Türk sinemasını destekleyecek, pazar payını arttıracak, özel sektör yatırım yapmaya başlayacak ve yapımcılarda kazandıkları paraları pahalı arabalara ve evlere yatırmayıp sektöre geri döndürecekler. Herkes üzerine düşen görevi yaparsa bu “entertainment” sanatta yavaş yavaş dünya ligine yükselebileceğimizi düşünüyorum. Aksi takdirde maalesef kıyaslandığında Amerika ve Avrupa sinemasının yanında orta düzey filmler yapmaya devam edeceğiz. 

Diğer yandan cast problemine baktığımızda, İstanbul’da herhangi bir yürürken bile kafamızı kaldırıp bakarsak, bir çok oyunculuk okulu ve cast şirketi görürüz. Bunların kesinlikle bir düzene sokulması gerekli. Dünyaya satacak yıldızlar çıkarmalı, bunu başarmak içinde ehliyetsiz kişilere bu işi bırakmak yerine kendi kontrolümüzde bir futbol takımının alt yapısı gibi kendi yıldızlarımızı oluşturmalıyız. Milli eğitim bakanlığının da yardımıyla okullarda sanatsal eğitimler arttırılmalı, kurulacak tiyatro topluluklarında yetenekli çocuklar tespit edilmeli ve bu çocuklar profesyonel sektöre transfer edilerek yıldız adayı olarak kontrollü bir şekilde hazırlanmalı diye düşünüyorum. Böylelikle hayatı boyunca sinema ve tiyatro sanatıyla yoğrulmuş, bu işi kısa yoldan zengin ve ünlü olma “sanatı” yerine gerçekten sanat olarak görecek, yetenekli, dünya standartlarında, (ki en önemlisi) sürekli aynı karakterleri oynamayacak, bir bakış yakalayıp on beş sene boyunca aynı bakışla oyunculuk yapmayacak, eğitimli, oyunculuğunu ve kendini sürekli geliştiren, dil bilen, böylelikle dünyaya pazarlanması daha kolay olacak “star”lara sahip olabileceğimizi düşünüyorum.