06.05.2016

USUKFF: Festival Günlükleri – 1 –

uçan-süpürge-kapak

19 . Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali bütün heyecanıyla başladı; süpürgeler Ankara’dan havalanıyor!

Bu sene “Sevgi Neydi?” teması üzerinden sevginin, sevgisiz olmanın, beklentilerin, sevginin dikotomik olarak beraberinde getirdiği varolma edimi ve kollarını açtığı ‘nefreti’ beyazperdenin büyülü gücünde söylemeye hazırlanıyor 19 . Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali. Festivalin on dokuzuncu senesinde yine kameranın arkasındaki kadınlarla güçlü temeller eşliğinde yürüyen festival, tanıdığımız ve tanımadığımız o kadınların anlatacaklarına kulak veriyor. Bu akşam saat 20.00’de Ankara Devlet Opera ve Balesi salonunda gelenekselleşen Bilge Olgaç başarı ödülleri, onur ödülü ve tema ödülünün sahiplerini bulacağı açılış gecesiyle tam anlamıyla klakete vuracak festivalin dün ise üç belgesel film ile aslına bakarsanız açılışı yapıldı.

Bağlar

Geride bıraktığımız 15. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nde ilk gösterimi yapılan Berke Baş ve Melis Birder yönetmenliğindeki Bağlar, Diyarbakır Bağlar Belediyesi Basketbol takımının mücadeleleri eşliğinde birlikte yaşama bilincini sorguluyor. “Oyunda kazanmakta var, kaybetmekte” metodu üzerinden ilerleyen filmin en güçlü yanı ise şüphesiz yönetmenlerin kamerasına hiç mi hiç ilişmeyen o drama hali oluyor. Sosyal, kültürel bellek ve beraberinde taşıdığı politik yamaçların çok rahat sırtını yasladığı/yaslayabildiği tarafa ehemmiyetle çizgi çeken Baş ve Birder ikilisi, yönetmenin derdi ve beklentisinin ne olması gerektiğinin örneğini sunuyor. Bir yakaya gemi yanaşırken, diğer limandaki gemileri kolayca batırabilen ve üslubun rahatça kişisel beklentiye fazlaca evrildiği şu günlerde Bağlar, bağlarımızın nerede sonlandığının da ayrı bir örneği gibi.

Kuzey Bölgesi

Takip edenler için aslına bakarsanız Monika Treut Ankara’ya hiç de yabancı bir misafir değil. Geçtiğimiz senelerde de yolu Ankara’ya ve Uçan Süpürge’ye düşen Treut, ilk gösterimi bu sene Berlinale’de yapılan yeni belgeseli “Zona Norte (Kuzey Bölgesi)” ile karşımızdaydı.

Aktivist Yvonen Bezerra de Mello ve eğitim kampı “uerê”nin Rio’da geri dönüşüm faaliyetlerine ortak olan Treut, çatışma, belirsizlik ve karnaval havasındaki Rio sokaklarını, rengarenk olmayan bir Rio çerçevesinde veriyor. Sokaklarda devamlı maruz kalınan çatışma ve politik baskının yarattığı travmada bu süreçten en çok etkilenen çocuklar olur. Bir tür sosyal bozukluk eşiğinde kalan çocukların gelişim sürecinde ve sonrasında neler olduğuna tanıklık eden Treut’un belgesel titrine yaklaşımında, suçlayıcı ve yükü birine yükleme zorunluluğuyla hareket etmemesi ise filme dair en kayda değer taraf. Öte yandan sıçramalı olan öykü anlatımında bir noktada durmayan ve derinlikten uzak anlatım yöntemi ise belgesel filme dair özdeşim kurmaya büyük engel.

Vank’ın Çocukları

En iyi tarihçiler çocuklarını ceplerinde taşıyanlardır

Peki ya cepte taşıyacak bir şey kalmadıysa?

Festivalin daimi konuklarından bir başka isim, Nezahat Gündoğan. Dersim’in ve bu coğrafyanın bitmeyen yıkımını araştırmayı kendine misyon olarak seçen Gündoğan’ın her başka öyküsünde hep şu soru akla geliyor: “Bittiği bir yer var mı?”.

Birbirinden farklı yerlerde, aynı bağa sahip ama birbirlerinden habersiz/habersiz kalan ya da bir başka ifadeyle habersizleştirilen ve buna mecbur bırakılan geniş bir ailenin öyküsü Vank’ın Çocukları. 1938 Dersim Katliamı’ndan kurtulan ve her biri dünyanın farklı bir noktasına ilişen bu geniş ailenin arasındaki bağlar ise İzmir’de yaşayan öğretmen Zeynep’in Dersimli annesinin Ermeni olduğunu öğrenmesiyle başlar. Araştırmalar sonucunda her yeni başlıkta yeni bir dramı yahut acıyı beraberinde taşıyan Zeynep öğretmen ve yönetmen Gündoğan için her yeni araştırma yeni bir travma. Zira bulunan her yeni bulgu, resmi tarihin ne kadar yapay olduğunu gözler önüne seriyor.