02.06.2017

VİZYON DIŞI: Barbara

Nasıl da zordur hayatına birini / birilerini dahil etmek, onlarla yürümeye alışmak. Hele ki sancılı bir coğrafyanın, talihsiz bir zaman diliminde, güvenin yok olduğu, samimiyetin silüetinin bile görülmediği mekanlarda.

Christian Petzold, Alman bir yönetmen ve bizzat tanık olduğu, yaşadığı soğuk savaş yılları Doğu Almanyasının içinden sesleniyor filminde bizlere. Barbara… İsim çok şey anlatır derler, biz de oradan başlayalım o zaman. Barbara, babası tarafından kafası kesilen bir azizenin adı aynı zamanda da yabancı kadın demek, yabancı belki dışlanmış. Her iki yönden de baktığımızda filmde Nina Hoss’un bedeninde can bulan Barbara’ya daha derin anlamlar yükleyebiliyor, onu daha yakından tanıyabiliyoruz. Öncelikle kendi ülkesinde engellenen bir kadın Barbara. Eğer iktidar babaysa ve eğer her zaman söylendiği gibi iktidar öldürüyorsa, Barbara için de kaçınılmaz olan son bu, tarihin bize hatırlattıkları gibi. Kendi babası (iktidar) tarafından kafası kesilen azize. Diğer yönüyle Barbara yabancı kadın… Çalıştığı hastaneden koparılan ve bir sürgün misali taşraya gönderilen Barbara, yeni mekânında bir yabancı, bir dışlanmış. Uyum sağlayamadığı boyun eğdirmelerin ve kuralların üvey evladı… Üzerinde yoğunlaşan bakışlar ve güvenilmediğini belli eden mimlemeler tam da bize bu yabancılığı işaret ediyor. Gelgelelim tüm bu uyumsuzluk ve güvenilmezlik içinde yeşeren bir umudun varlığı, filmi izleyen bizlere bir nebze nefes aldırıyor. Tabiî ki bu umudun adı sevgi.

Barbara’nın çalıştığı hastanede karşılaştığı doktor André (Ronald Zehrfeld) ve tedavisinden sorumlu olduğu hasta kız Stella (Jasna Fritzi Bauer) onun hayatında farklı kırılma noktaları yaratıyor. Uzak ve duygusuz kimliğine yeni açılımlar ekleniyor Barbara’nın ve biz de onu yeniden tanımlamaya başlıyoruz. Yönetmenin mesafeli duruşu (Alman soğukluğunun alamet-i farikası gibi) Barbara’ya durduğumuz mesafeyi korurken, film geliştikçe yaşattığı kırılmalar onun insanî yönüne vurgu yapıyor.

Yazının başında sancılı coğrafyalar, talihsiz zamanlar demiştik. Bunu biraz açmak gerek ki filmin içinden çıktığı süreci daha iyi anlamlandırabilelim. Biliyoruz ki İkinci Dünya Savaşı müsebbibi Almanya, çoğu filmde hedef gösterildi, iğnelendi, suçlandı vs. Almanya da suçunu kabullendi, dünyayla barıştı ve kendiyle de hesaplaştı. Almanya’nın tarihine baktığımızda savaşın onlar için zaten hayırlı sonuçlar doğurmadığını hatta 13 Ağustos 1961’de Berlin’i ikiye ayıran duvarın nasıl bir utanca dönüştüğünü görebiliyoruz. Batı ve Doğu (Federal ve Demokratik Almanya) olmak üzere ikiye ayrılan, aynı dilin, dinin çocukları… 9 Kasım 1989’da Doğu’dan gelen “geçişler serbest” açıklamasına kadar, batıya kaçan iki yüz yetmişlerle anılan insan rakamları. Otoriter bir siyasi rejimin insan olmayı unutturan soğukluğu ve tekdüzeliği… İşte Barbara böylesi bir soğuk zamandan düşüyor 2012’ye. Daha önce andığımız gibi kendisi de Doğu Almanya’da o günleri yaşamış bir insan olan Christian Petzold yönetiminde.

Petzold filmin içindeki zaman olarak baharı seçmiş. Mevsim bahar yani. Belki filminde yeşerttiği umutları korkuya inat olarak göstermek için iyi bir tercih bahar. Her zaman alıştığımız grinin yarattığı tekinsizlik havası yerine baharın daha umut dolu görüntüleri hâkim filme. Dolayısıyla korkunun yerine umudu pek kolay yerleştiriveriyoruz zihnimizde. Hatta Barbara’nın tercihlerini umutsuzluk olarak değil umuda yolculuk olarak yorumluyoruz. Kadın güçlülüğünü buluyoruz Barbara’da, inancını. Yıkmak isteseler de yeniden kurduğu hayatını. Yavaş yavaş hayatına dahil ettiği sevgiyi ve tercihlerini. Ülkesinden kaçmak için başvurduğu ”ausreiseantrag” yani çıkış vizesi yüzünden yaşadığı ortamdan koparılıp sürgün hayatı yaşadığı kasabada gün be gün yaklaştığı kurtuluşu ne için feda ettiğini görünce kadın olmanın getirdiği duyarlılığı anlıyoruz Barbara’da. Cisimleştirdiği umuduyla Stella’ya bahşettikleri kendi vazgeçişleri değil, yeniden başlangıcı oluyor Barbara’nın.

62. Berlin Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülü alan Petzold’un Barbara’sını severseniz, aynı döneme bakış atan ve yönetmenliğini Florian Henckel von Donnersmarck’ın yaptığı Das Leben der Anderen (Başkalarının Hayatı, 2006) veya Wolfgang Becker’in Good Bye Lenin! (Hoşça kal Lenin, 2003) filmlerini de öneririm. En azından aynı sürece farklı bakışları görmek bile heyecan verici olacaktır.