15.08.2017

Vizyon Dışı: Laurence Anyways

Alican Yıldırım

Tamamlayıcı Parça

Platon, Şölen’inde Matineialı Diotima isimli bir kadının ağzından sevgiyi şu öyküyle tanımlar: “Aphrodite dünyaya geldiği gün, bütün Tanrılar bir şölendeymiş. Zeka’nın oğlu Bolluk da aralarındaymış. Yemekten sonra Yoksulluk şölenden payını istemeye gelmiş, kapının önünde durmuş beklemiş. Tanrı şerbeti ile sarhoş Bolluk, Zeus’un bahçelerine çıkmış ve bir yerde sızmış. Çaresizlik içinde yaşayan Yoksulluk, Bolluk’tan bir çocuğu olmasını kurmuş, gitmiş yanına yatmış ve Sevgi’ye gebe kalmış. Aphrodite’in doğduğu gün ana karnına düştüğü için Sevgi bu Tanrının kulu, yoldaşı olmuş. Aphrodite güzel o da yaradılışından güzele düşkünmüş.

Bolluk ve Yoksulluk’tan doğan Sevgi’nin talihi de ona göre olmuş. Sevgi, her şeyden önce ve her zaman yoksuldur; çoklarının sandığı gibi hiç de öyle ince ve zarif değildir, tersine kabadır, pistir, evsiz barksız, yalınayaktır; açıkta, dağda bayırda, kapı önlerinde, yol köşelerinde yatar kalkar. Ne yapsın, anasına çekmiş, yoksulluktan kurtulamaz. Babasına çeken tarafıyla da hep güzelin, iyinin peşindedir; yürekli, atılgan, dayanıklıdır; yaman avcıdır, hep tuzak kurar; fikirlere, buluşlara düşkündür, ömrü kafa yormakla geçer, bilicilikte, büyücülükte eşsizdir. Aslında ne ölümlü ne de ölümsüzdür. Bakarsın, aynı günde bolluk içinde gelişir, yaşar, birdenbire de ölür, sonra yine babasının tabiatı gereği bir çaresini bulup dirilir. Bir şeyin eline geçmesiyle elinden kaçması bir olur. Öylece Sevgi hiçbir zaman ne yokluk içindedir ne de varlık içinde.”*

Diotima’nın sevgiyi tanımlama şekli Laurence Anyways’i doğru okumak için iyi bir tercih olabilir. Çünkü Xavier Dolan’in de bir mülakatında dediği gibi bu film her ne kadar konusu itibariyle bir transın hayatına odaklansa da sadece bundan ibaret değil. Bir aşk hikâyesi bu. Filmdeki karakterlerin geçirdikleri değişimler ise tıpkı başlarından geçen olaylar gibi ancak ikinci bir konu olarak filme dâhil edilebilir. Filmin genelinin anlatmaya çalıştığı ve üzerinde durduğu şey iki insanın aşkı. Arkasına aldığı seksenler ve doksanlar romantizminin de etkisiyle ince ve zarif değil, kaba saba, yalın ayak. Ama tüm bunlara rağmen yürekli, atılgan ve dayanıklı. Tıpkı o yıllarda yaşayan her insanın kendilerine ait hikâyelerinde olduğu gibi. Küreselleşmenin de etkisiyle büyük bir değişim içerisine giren dünyada sabit kalmak pek de mümkün değil zaten. Ama ilişkinin sağlam kalması için aşka sahip çıkmak gerek..

Laurence Alia (Melvil Poupaud) otuzlu yaşlarda yakışıklı bir öğretmendir. Filmin başında gördüğümüz Laurence karakteri fiziksel görünümüyle seksenli yıllardaki “ideal erkek” tipini yansıtmaktadır. Laurence’in kız arkadaşı Fred (Suzanne Clement) ile bir süredir tutkulu bir şekilde devam eden ve seksenli yılların tüm aşk klişelerini içinde barındıran ilişkisi bir itirafla sarsılacaktır.

Laurence aslında kendini bildiğinden beri transtır. Yani erkek bedeninde doğmasına rağmen kendini kadın gibi hissetmekte ve bu bedenin içinde acı çekmektedir. Filmin ilk yarısındaki bu tematik çelişkinin filmin geneline hâkim olması beklenirken, Xavier Dolan filmin dramatik çelişkisini çok farklı bir şekilde kurar ve bu tür filmler için bilinen birçok klişeyi -aslında başka tür klişeler kullanarak- alt üst eder. Fred, Laurence’i terk etmek yerine ona yardım eder, değişimi için elinden gelen her şeyi yapar. Bunu yaparken sanki “Sevgi İdeası”nın izinden gitmektedir. Laurence’i kaybetmemek için sevdiği adamın kadın olmasına izin verir. Laurence de Fred’den vazgeçememektedir. İlişkileri bu değişiklikten çok da zarar görmez. Gene aynı şekilde severler birbirlerini. Aralarındaki tutku hiç kaybolmaz.

Laurence’in geçirdiği ruhsal ve fiziksel değişimin seksenli yılların sonu ve doksanların ortalarına doğru dünyanın geçirdiği küresel değişimle vurgulanması, filmi adeta bir görsel şölene çeviriyor.

Dolan’in kostüm, müzik ve sanat tasarımına verdiği önemi ilk iki filmi Annemi Öldürdüm (J’ai tué ma mère, 2009) ve Hayali Aşıklar’dan (Les amours imaginaires, 2010) zaten biliyoruz. Ama bu iki film de yarı otobiyografik filmlerdi ve hikâyeleri çekildikleri zamanlarda geçmekteydi. Laurence Anyways ise hikâyesi itibariyle neredeyse bir dönem filmi. Yani kostüm, müzik ve sanat tasarımı gibi unsurların hepsine çok daha fazla önem vermek zorundasınız eğer bu tür bir film çekiyorsanız. Çünkü yaptığınız en küçük bir yanlışla seyirciyi filmin atmosferinden uzaklaştırabilirsiniz. Ki filminiz yaklaşık 168 dakikaysa bu yapmanız gereken en son şeydir. Hele hele ilk iki filminizle belli bir seyirci kitlesi elde etmişseniz onların sizden bekledikleri yeni filminiz elbet iki saatten uzun olmayan ve yaşadıkları zamanı anlatan filmlerdir. Bu yüzden Laurence Anyways’in çok fazla beğenilmemesini doğal karşılamakla birlikte filmin Xavier Dolan’in çektiği en iyi film olduğunu düşünüyorum. Bu başta saydığım üç unsuru başarılı bir şekilde kullanıp iyi bir atmosfer yaratmış Dolan.

Hikâye anlatımında dış ses kullanmak filmin on yıla yayılan hikâyesini ritmi azaltmadan anlaşılır kılmak için doğru bir tercih. Laurence’in filmin sonunda bir mülakattaki cevaplarını filmin başından itibaren hikâyeyi anlatmak için kullanıyor Dolan. Filmdeki karakter değişimini anlatmak için ayrıca diyaloglara gerek kalmıyor böylece. Fakat filmin süresinden ötürü bu dış sesleri anlamakta zorluk çekebilir seyirci. Çünkü 10 yıla uzanan bu ilişkiyi nerdeyse hiçbir kesme ya da kısaltma işine girişmeden anlatmaya kalkıyor Dolan. Ve değişen olaylarla birlikte dış seste sorulan sorulara cevap veren adamın nerde ne yaptığını iki saati devirmeden öğrenemiyorsunuz. Bu, ilk iki filmi hasbelkader izleyip beğenmiş; sinemayla pek arası olmayan insanların filmden sıkılmalarına neden olabilir.

Filmdeki değişen olaylara göre yaratılan bazı atmosferler ve hikâyeye dâhil edilen karakterler filmin anlatımı için o kadar akıllıca ve iyi çözümler ki bu sayede hem genç yönetmen; Almodóvar, Fassbinder gibi pek çok ustaya saygı duruşunda bulunuyor hem de filmin anlatımına hoş bir akış katıyor.

Gelelim filmin olmamış ya da olmasa daha iyi olurmuş kısımlarına; Laurence Anyways, 4:3 formatında çekilmiş bir film. 4:3 ne yazık ki bu filmin atmosferini yansıtmak için yeterli bir format değil. O şiirsel harika sahneler, çarpıcı planlar geniş ekranda büyülerini çok fazla koruyamıyorlar ne yazık ki. 16:9 seçilseydi belki çok daha etkileyici görüntülere sahip bir film izleyecektik.

Xavier Dolan müzik kullanımı konusunda gerçekten iyi. Filmin soundtrack seçimi de birkaç küçük eksik dışında filmdeki seksenler ve doksanlar temasını iyi yakalayan şarkılara sahip. Ancak yönetmenin ilk iki filminden alışkın olduğumuz bazı planların altına döşenen klasik müzikler bu filmde ne yazık ki göze batıyor ve filmin genelindeki atmosfere zarar veriyor. Keşke onların yerine yine dönemin müziklerinden birkaç parça kullanılsaydı.

Bu eksiklikler dışında oldukça iyi bir film Laurence Anyways. 23 yaşındaki bir adamın ellerinden çıktığı düşünülürse dönemin atmosferinin ne kadar iyi yansıtıldığı görülebilir. Hikâye Dolan’in doğduğu yıl başlayıp çocukluğuna kadar uzanıyor aslında. O yılları birebir gözlemleme şansı pek fazla olmamış bir insanın elinden bu kadar kusursuz bir iş çıkması gerçekten önemsenmesi gereken bir şey.

Şölen’de konuşma sırası Aristophanes’e gelince o da Sevgi hakkında bir hikâye anlatmaya başlıyor. İnsanların eskiden üç türe sahip olduğunu, Androgynos denilen bu üçüncü türün hem dişi hem de erkek özelliklerini gösterdiğini söylüyor Aristophanes. Ancak Zeus sonra bu üçüncü türü ikiye ayırıyor. “İnsanın yapısı böylece ikileşince, her yarı öbür yarısını özleyip, üstüne atlıyor, kollarını birbirine sarıp, yeniden bir bütün haline gelmek arzusuyla kucaklaşıyor … İnsanın kendi benzerine duyduğu Sevgi çok eski bir zamandan kalmadır. Sevgi bizim ilk yapımızı yeniden kuruyor, iki varlığı bir tek varlık haline getiriyor, kısacası insanın yaradılışındaki bir derde deva oluyor. Her birimiz bir insanın symbolon’u, tamamlayıcı parçasıyız, onun için de hep tamamlayıcı parçamızı arar dururuz.”

Laurence Anyways: sevgi, birliktelik ve tutku hakkında iyi bir film izlemek isteyenlere önerilir.