23.05.2016

A Most Wanted Man: Casuslar Arasında

Aslen fotoğrafçı olan Hollandalı yönetmen Anton Corbijn, 2007’de İngiliz müzisyen Ian Curtis’in hayatını ele aldığı biyografik film “Control” ile sinemaya adım atıp oldukça iyi eleştiriler almıştı. 2010’da George Clooney’nin başrolde yer aldığı “The American” ile beğeni konusunda izleyiciyi net şekilde ikiye bölen bir filme imza atan Corbijn dört yıl aradan sonra A Most Wanted Man ile tekrar karşımızda.

İngiliz casusluk romanları yazarı John le Carre’nin romanından uyarlanan film, her Carre romanında olduğu gibi gerçekçi gözlemlere, güçlü dramatik yapılara ve izleyiciyi adım adım etkisi altına alan bir anlatıma sahip. The Spy Who Came in from the Cold (1965), The Constant Gardener (2005), Tinker Tailor Soldier Spy (2011) gibi filmlerin esas başarısı Carre’nin bu “saf gerçekçi” gözüken anlatımından geliyor, zira Carre filmlerde de çok sık karşımıza çıkan MI6 biriminde görev alan ve dolayısıyla oradaki tecrübelerini, gözlemlerini romanlarına aktaran bir isim.

Rus bir babadan ve Çeçen bir anneden doğan Müslüman Issa Karpov (Grigoriy Dobrygin) Almanya’ya giriş yaparken dikkat çekince Günther Bachmann’ın (Philip Seymour Hoffman) başında bulunduğu casus birimi tarafından takibe alınıyor, zira Karpov hem Müslüman oluşu nedeniyle hem de şüpheli tavırlarıyla Radikal İslamcı olarak nitelendirilmeye uygun bir tip. Karpov, Tanrı misafiri olarak bir Türk ailenin yanına sığınmaya başlayınca Bachmann, bir terör örgütü şebekesini devirmek için onu kullanmayı amaçlıyor. Bu noktadan sonra casus birimlerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıkları ve karakterlerin dramatik açıdan çözümlemeleri katman katman ilerleyen bir olay örgüsünde şekillenmeye başlıyor.

Günter Bachmann karakteri filmin bir nevi kaptanı niteliği taşıyor. Çökertmek istediği şebekelere yerleştirdiği casuslara bir nevi baba şefkatiyle yaklaşıyor, onları etkilemenin yolunu çok iyi biliyor. İlerleyen yaşının farkında olduğundan genç ve güzel avukat Annabel’in (Rachel McAdams) kendisiyle ilgilenmeyeceğini biliyor, bu yüzden kendi biriminden orta yaşlı Irna (Nina Hoss) ile yarı flörtöz bir dostluk yaşıyor. Diğer İngiliz casus / ajan romanlarına göre, özellikle Ian Fleming’in James Bond’uyla karşılaştırırsak hiç aksiyon dolu bir hayatı olmadığını söyleyebiliriz. O daha çok güven ve ihanet duyguları arasında yıllanan yaşamını sorgular, takipler, ikna etme süreçleri, kara para aklamalar, terör örgütleri, istihbarat entrikaları ve bol alkol arasında geçirmiş.

Fransız görüntü yönetmeni Benoit Delhomme’nin, filmin sinematografi çalışmasında aynı zamanda fotoğrafçı olan yönetmen Anton Corbijn ile paslaştıkları kendini büyük ölçüde belli ediyor. Gri tonlardaki kimi sahnelere paralel olarak adeta bir fotoğraf karesi yetkinliğinde tasarlanan Hamburg görüntüleri filmi görsel açıdan beslemeye yetiyor. Böylelikle John le Carre’nin casus filmleri atmosferi sinemasal açıdan yine hak ettiği şekilde karşılığını bulmuş oluyor.

Yakın zamanda kaybettiğimiz oyuncu Philip Seymour Hoffman, son rollerinden olan Bachmann karakteri ile en iyi performanslarından birine imza atarken kuşkusuz filmi de başarıya taşıyan en önemli oyuncu. Nina Hoss, Rachel McAdams, Willem Dafoe, Robin Wright, Daniel Brühl ve Grigoriy Dobrygin yardımcı rollerde filme katkı sağlıyorlar. Ayrıca böyle türünün iyi bir örneği olan filmde Türkiye’den Derya Alabora’yı da yan rolde görmek oldukça sevindirici. Bir de filmde Tamer Yiğit var fakat bildiğimiz Suçlular Aramızda (1964)’nın Tamer Yiğit’i değil. Genç bir oyuncu. Bu konuda bir yanlış anlaşılma var sanırım, zira Imdb’deki oyuncu kadrosuna tıkladığınızda bile usta oyuncu Tamer Yiğit filmde oynuyormuş gibi gözüküyor.