30.04.2016

Wes Anderson: Tarzından Ödün Vermeyen Yönetmen

Bir yönetmen için en özel başarılardan biri kendi sinemasını yaratabilmek. Bunu başarabilenler ise yönetmen dünyasında oldukça azınlık bir kitle. Bugün, o kitlenin en güzel adamlarından biri olan Wes Anderson’un doğum günü. Öyle ki kült olmuş filmlere “Wes Anderson çekse nasıl olurdu?” videoları son dönemin modalarından biri oldu. Filmlerini sevmeyen birine bile, izlediğinde “Wes’in filmi!” dedirtecek derecede çizgisini bozmayan, tarzına ve “takıntı”larına bağlı bu adamın, kariyerinin başlangıcından, dokuz Oscar adaylığı getiren “The Grand Budapest Hotel”e uzanan filmleri kadar renkli.

Wes Anderson, küçük yaşta anne-babasının boşanmasıyla kendini sanatsal aktivitelere verir. İlk yönetmenlik deneyimini 8 mm kamerayla kardeşleriyle çektiği videolarda yaşar ve bu ilgisi lisesi St. John’s School’da tiyatroyu da içine alır. Romanlara ve filmlere olan büyük tutkusuyla, bilinen filmleri ve TV şovlarını, kukla gösterisi ve oyunlarla sergilemeye başlar. 80’lerin sonunda kazandığı University of Texas’ta Owen Wilson’la tanışmasıysa ikisi için de kariyerlerinin dönüm noktası olur. Kısa sürede oda arkadaşı olacak kadar yakınlaşan ikili Bottle Rocket adında uzun metraj bir film senaryosu yazarlar ama bütçe sıkıntısı nedeniyle kısa film olarak çekebilirler. Filme gelen destek sayesinde 1996’da Anderson filmi baştan çeker ve ilk uzun metraj filmine imza atar.

Tekniği, sinematografisi ve farklı mizah anlayışıyla dikkatleri çeken yönetmen, devamında çektiği filmlerinde de tarzını değiştirmeyip üstüne güçlendirerek kendi sinemasını oluşturdu. Wes Anderson’ı diğer yönetmenlerden ayıran özelliklerinin başında şüphesiz ilginçlikleri geliyor. The Royal Tenenbaums’ta sırf filmdeki gerçekçilikten uzaklaşmamak adına sadece İrlanda’da bulunan ve 1970’lerden sonra üretilmeyen sigaralardan istemesi, Richie’nin intihar sahnesinin sonunda yalnızca birkaç saniye görünen kıl parçalarını elleriyle saatlerce yerleştirmesi, Fantastic Mr. Fox’ta daha doğal bir ortam oluşması için seslendirmeleri stüdyo yerine ormanda yaptırması, Rushmore filmindeki Max Fisher rolü için ekibiyle okul okul gezip 1800’den fazla kişiyi denemeye alması sayılabilecek birkaç örnek. Anderson’ı farklı kılan bir başka mühim nokta da sahneler için özenle seçtiği şarkılar. Bu konuda sayılı yönetmenler arasında gösterilebilecek Anderson’ın geçtiğimiz sene filmlerindeki şarkılarını çeşitli sanatçıların cover’lamasından oluşan bir albüm bile çıktı.

Her zaman kitaplara ve sanat eserlerine büyük bağlılığı olan Wes Anderson’un bu tutkusu filmlerine de esin kaynağı oldu. Rushmore’un Salinger’ın The Catcher in The Rye (Çavdar Tarlasında Çocuklar) eserinden, The Royal Tenenbaums’daki aile yapısının Salinger’ın Glass ailesinden izler taşıması, The Life Aquatic With Steve Zissou filmine Jacques-Yves Cousteau’nun Diving For Sunken Treasure kitabından ilham alması ve The Grand Budapest Hotel’de kendi de belirttiği üzere Stefan Zweig’dan esinlenmesi… Bunların dışında neredeyse her filminde bolca gördüğümüz tablolar, kitaplar, sanat eserleri… Okuduğu kitaplardan esinlenerek filmler yapan biriyken, filmlerinden esinlenilip kitaplar yazılan bir yönetmene dönüştü Wes Anderson.

Yönetmenin temel özelliklerinden biri de filmlerinde benzer oyuncu kadrolarını barındırması. Hatta bunu olumsuz bulup eleştiren kesim de azımsanmayacak kadar çok. En yakın arkadaşı Owen Wilson, kardeşi Luke Wilson, ilk filmi Bottle Rocket dışındaki tüm filmlerinde bulunan ve “oyuncu kadromun merkezi” dediği Bill Murray, Jason Schwartzman, Adrien Brody, Anjelica Huston… Wes Anderson filmleri akla bu isimleri getirse de aslında cast konusunda oldukça radikal kararlar da almıştır. Moonrise Kingdom’ın küçük yaştaki başrolleri Kara Hayward ve Jared Gilman ilk profesyonel oyunculuk deneyimlerini bu filmde yaşadılar. Ayrıca ilk filminden itibaren yan rollerde bol bol kullandığı Hint aktör Kumar Pullana da daha sonra birçok Hollywood filminde karşımıza çıktı.

Kuş bakışı sahneler, simetri, odaktaki nesneyi arka plana göre merkeze alması, taşıma araçlarının gözünden çekimler, pastel renkler, farklı kostümler ve slow motion, Wes Anderson sinemasının olmazsa olmazlarından. Bu teknik detayların yanında hikâyelerinde de benzerlikler görmek mümkün. Çocukların büyüklerden daha olgun olması, aile teması, sıra dışı aşk tanımları ve mutludan ziyade hüzünlü, kaybeden karakterleri odağına alması her filminde hâkim olan konu başlıkları.

Martin Scorsese 2000’de verdiği bir röportajda Anderson için “Geleceğin Scorsese’si” demişti. Geçen 15 senede Scorsese oldu mu bilinmez ama şimdiden başka yeni yönetmenler için “Geleceğin Wes Anderson’ı” denmeye başlandı. İyi ki doğmuş…