10.11.2016

Wiener-Dog: Yaşam İçindeki Absürt Anlar

 

WD-6-19-15-589.CR2

Wiener-Dog Amerikan bağımsız sinemasının Welcome to the Dollhouse, Palindromes, Happiness, Storytelling, Life During Wartime gibi keskin, kendine özgü, tabuları sorgulayan, sıradanlıktan yola çıkıp şaşırtıcı anlara varan filmlerinin yönetmeni Todd Solondz’un son filmi. Kadroda Greta Gerwig, Julie Delpy, Kieran Culkin, Danny de Vito, Elen Burstyn yer alıyor.

Solondz Wiener-Dog’da bu kez ortak yanları bir köpek olan dört hikâye anlatıyor. Hikâyeler büyük ölçüde birbiriyle bağlantısız. Solondz’un en bilinen filmlerinden, başkarakterinin adı Dawn Wiener olan Welcome to the Dollhouse’a bir gönderme Wiener-Dog. Filmde mutsuzluk, yalnızlık, acı, ölüm, kayıtsızlık ve günlük yaşam içindeki absürt anlar vurgulanıyor.

Solondz kamerasını ilk olarak önceki filmlerinden de aşina olduğumuz üst orta sınıf bir aileye çeviriyor. Kanserden yeni kurtulan çocukları Remi’ye arkadaş olsun diye bir köpek alınıyor. Köpeğin kısırlaştırılması Remi’nin hayatı, acıyı ve ölümü sorgulamasına neden oluyor. Julie Delpy’nin oynadığı annenin köpeğin kısırlaştırılmasına gerekçe olarak çocukluğuyla ilgili anlattığı köpek tecavüzü hikâyesi, ötekileştirmeyi vurgulamasıyla filmin en çarpıcı ve tartışmalı anı olarak hatırlanabilir. Yapay nezaketlerinin altında alabildiğine duyarsızlık ve bencillik yatan bu beyaz Amerikan ailesi aracılığıyla Solondz yabancı düşmanlığına yaklaşımını dobra dobra vurguluyor. Böylece yönetmenin diyaloglar konusundaki iddialı tavrını bir kez daha görmüş oluyoruz.

Wiener Dog

Sanki Dawn Wiener’ın büyümüş hali

İkinci hikâyede Welcome to the Dollhouse’ın ünlü dışlanmış ergeni Dawn Wiener’ın büyümüş halini görüyoruz. Mütevazı, naif ve duyarlı bir kadın olan Dawn artık biraz daha neşeli bir kadına dönüşse de, hayatının müthiş bir ivme kazandığı ya da melankoliden tamamen uzaklaştığı söylenemez. Dawn çocukluktan tanıdığı Brandon’a rastlayıp onun peşinden artık Dawn’ın ilgilendiği, filmin başrolündeki köpekle birlikte yollara düşerken, bir yol filmine dönüşüyor Wiener-Dog. Brandon’ın Down sendromlu kardeşi ve eşiyle tanışıyoruz. Filmin bu bölümü, Dawn’ın yetişkinlik hayatından bir enstantane havasında aktarılıyor. Solondz toplumun arka planına itilen Down sendromlu karakterleri karşımıza getirse de, bu karakterlerin çok da üzerinde durmuyor. Aynı şekilde, Dawn ile Brandon arasındaki uyum ve ilişkiyi de yalnızca sezdirmekle yetiniyor.

Üçüncü hikâyede, tarz olarak Larry David ve Woody Allen’ı anımsatan bir senaryo yazarı çıkıyor karşımıza. Bu andığımız isimleri anımsattığından dolayı bu hikâyede kara komedinin öne çıkmasını beklesek de, bu karakterin hikâyesinin filmin en zayıf halkası olduğu söylenebilir. Danny de Vito tek bir senaryoyla ünlü olup sonrasında unutulmuş, şimdi pek sevilmeyen öğretmen rolünde oldukça dokunaklı ve etkili. Bu bölüm, Solondz’un büyük Hollywood yapımcılarına bir veryansını olarak da görülebilir.

wienerdog

Ellen Burstyn’den çarpıcı bir karakter

Son hikâyede kötümser kanser hastası rolünde tüm çarpıcılığıyla Ellen Burstyn var. Köpeğin adını da “Kanser” koyan, hayattan umudunu, elini eteğini çekmiş, kara gözlüklerinin ardında son günlerini yaşayan bu kadın torununun ziyaretiyle rutininden bir parça çıkıyor. Solondz’un pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, kayıplar ve ölümü vurgulayan bu hikâyesindeki son numarası, Burstyn’in oynadığı karakterin eski benlikleriyle karşılaştığı fantastik sahne.

Hikâye geçişleri arasında köpeğin geçtiği yolculuklar ve arka planda çalan müzikle Solondz izleyiciye absürt anlar yaşatmayı ihmal etmiyor. Filmin seyirciye ağır gelebilecek anlarına karşı bir mola yaşatıyor adeta.

Wiener-Dog Solondz’un Welcome to the Dollhouse, Storytelling, Happiness filmleri kadar iyi olmasa da, son dönemdeki filmlerinden Life During Wartime’ı anımsatıyor ve Dark Horse’tan daha iyi bir yerde duruyor. Yönetmenin adıyla özdeşleşen keskin tavrını, en çok ilk ve son hikâyede hissedebiliyoruz.  Herkes için filmler yapmakla ilgilenmeyen Todd Solondz karakterlerini hayatın kabullenilmesi zor yanlarıyla yüzleştirmeye devam ediyor. En son Carol’ın şahane sinematografisinin mimarı olarak gördüğümüz ve daha önce de Solondz’la birlikte çalışan Edward Lachman da yine iyi bir iş çıkarıyor.