01.12.2016

Woody Allen’la Sinema Yolculuğu

Woody Allen, yarım yüzyıllık bir süreyi sinemaya adamış yönetmen, senarist, oyuncu ve lafbâz. Sanırım onu en çekici kılan özelliklerinden biri de bu lafbâzlığı. Filmlerinde nefes almaksızın anlattığı hikâyeler, olaylar arasında kurduğu ilişkiler, her şey üzerine dile getirdiği düşünceler onu izlemekten çok dinlememizi sağlıyor. Evet, o çoğunlukla dinlemek üzerine bir sinema yapıyor.

1966 yılında oyunculukla sinema alanında görülen Allen, ilk yönetmenliğini Japon yönetmen Senkichi Taniguchi’yle birlikte 1966’da çektiği What’s Up Tiger Lily ile yaptı. Ondan sonra da onu durdurabilene aşk olsun. Kanımca en verimli yıllarını geçirdiği yetmişler ve seksenlerin bir yarısı ile de unutulmaz filmler ve anılar bıraktı belleklerimizde. Onun gerçekten de insanı eğlendiren, belki de eğiten, sıklıkla “Ne diyor bu adam?” derken kendinizi bulacağınız bir sineması var. Filmlerine eşlik eden, o bitmek tükenmek bilmeyen arka plan müziği bile bir yerden sonra aranan bir unsur haline geliyor. O müzik olmasa nerede olduğunuzu unutacak, ne izlediğinizi şaşıracak hale geliyorsunuz. Tabiî bir de olmazsa olmazı “anlatıcı” dış ses. Gelin sizlere bir hikâye anlatayım kıvamında, bizim zaten alışkın olduğumuz tahkiye numaralarıyla modern meddahlık bile yaptığı söylenebilir. Peki, neler anlatır Woody Allen? Hikâyeleri nelerdir?

Modern insan dediğimiz şey, bir koşuşturmacanın, bir karmaşanın içinde debelenip giden bir varlık. O varlığın; günlük hayatı, ilişkileri, işi ve daha birçok şeyi kolaylaştırmak yerine daha da karmaşık hale getirdiği bir gerçek. Çünkü modernizm dediğimiz şey kozmosu değil kaosu sever, onu seçer. Dolayısıyla en basit bir işi bile karmaşık hale getirmek marifettir. İşte, Allen bu karmaşanın tam ortasından bakar bize, söyleyeceklerini buradan aktarır. Söylenmelerini bize bu pencereden dinletir. Çünkü kafası karışıktır, büyük şehir insanıdır. O, karşıdan karşıya geçerken yola atlayıp geçmez. Önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa bakar ve… Ve evet, neden karşıya geçeceğini bilmez. Belki unutur. Kafasının içinde yaşattığı geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek birbirine girer. O girift yapının içinden çıkıp gelen sözcükler de bir Woody Allenkarakterini var eden en önemli unsurlardır. Allen’ın en önemli hikâyesi budur işte: İnsan.

Yetmişlerden gelen Everything You Always Wanted to Know About Sex But Were Afraid to Ask (1972 –ki adından başlayarak vadettiği eğlenceyi izleyicisine sunan bir filmdir.-), Annie Hall (1977) ve Manhatten(1979), Allen filmografisinin kilometre taşlarından bazıları. Özellikle Annie Hall, gerek ilişkilere bakış tarzı gerekse kadın ve erkek kavramlarını ele alıp yoğuruş şekli ve gevezeliğiyle en müthiş Allen filmlerinden biri. Sonrasında seksenlerde gelen işleri daha ağırbaşlı bir Allen çıkarıyor karşımıza. Mesela; Crimes and Misdemeanors (1989). Gerçi bu film seksenlerin sonuna denk geliyor ve kanımca onun son önemli işi. Seksenlerdeki birkaç işi de dikkate değer. Zelig (1983), The Purple Rose of Cairo (1985), Hannah and Her Sisters (1986), Radio Days (1987)… Seksenlerden sonra Allen benim için kayıp. Belki bir nebze Husbands and Wives (1992) öne çıkan bir yapım ama bizim lafbâz Allen’ın iyice yorulduğu sonraki işlerinden belli oluyor.

Allen, 2005’te kimilerine göre eski kimliğini revize ederek yeniden hayata getirdiği Match Point’e kadar birçok işe imza attı atmasına, ancak ne izleyiciye ne de eleştirmenlere yaranabildi. Match Point de zaten toptan başarıyla alkışlandığı bir film olmadı. Yine de Allen’ın toparlandığını göstermesi, belki yeni bir Allen’ı imlemesi açışından dikkate değer bulunabilir; ki bence alkışlanmasının yegane sebebi de budur. Yani bundan sonraki işlerinin habercisi olma hali. Ancak ardından gelen işler yine tatmin edici olamadı. Scoop (2006), ve Cassandra’s Dream (2007) ile devam edip rotasını İspanya’ya çeviren Allen, Vicky Christina Barcelona (2008) ile izleyenlerini biraz da olsa heyecanlandırdı. Woody Allen‘ın Avrupa’ya açılma macerasını kuşkulu gözlerle karşılamış ama bir taraftan da heyecanlanmıştık. Son zamanlarda eski tadını alamadığımız, yeni bir soluk olamayan, sanki iki arada bir derede kalmış izlenimi bırakan filmlerinden belki sıyrılır, yeni ve aynı zamanda “kendi” olan filmlere imza atar demiştik çoğumuz. İlk meyve “Maç Match Point (2005) geldiğinde bunun heyecanını yaşıyor gibiydik ki sanırım o heyecan kalbe fazla geldi, film izleyenleri ikiye böldü. En bariz bölümlemeyle: beğenenler ve beğenmeyenler. Filmin değindiği meselelere epey kafa yoracağını anladığımız Allen, şans, kader ve türevi temalarla biraz daha ilgileneceğinin sinyallerini verdi ardından gelen filmlerle de. “Maç Sayısı” ve ardından gelen “Scoop” (2006) Cassandra’s Dream (2007) İngiltere’nin soğuk ve mesafeli tavrını da taşıyordu üstelik. Hani coğrafya filmi daha mı samimi, yakın kılar insana bilmem ama İspanya’da geçen Vicky Christina Barcelona daha sıcak bir filmdi.

Allen‘ın bu filmle ilişkiler üzerinden söylev/sorgulama tarzına dönüş yapması izleyenleri heyecanlandırmaya yeter bir sebep. Çünkü ne kadar çok şey söylenirse söylensin, bir kadın bir erkek doğası; bu doğanın birleşiminden meydana çıkan ilişkiler mecrası çok geniş imkanlar sunuyor insana. O imkanları didikleyen bir beyin de varsa karşınızda filmler hem izlenmesi zevkli hem de üzerine düşünülesi kimlikler kazanabiliyor. Tabii bolca kötü örnek de izliyoruz ilişki temelli filmlerde. Ancak Allen adı bu konuda ne kadar kötü bir film izletebilir ki insana? 

Allen, filmin sonunda iki kadın karakterinin ülkelerine dönüşü gibi, bundan sonraki projesinde (“Whatever Works”, 2009) yine bildiği mekânlara, New York’a, evine döndü. 

Whatever Works ile yine bildiği diyarlara, yani New York’a dönse de ve odağına yerleştirdiği Boris (Larry David) karakteri tipik bir Allen karakteri olsa da “kaba” bir film olmaktan öteye geçemedi benim için. Sanki film olamadı, taslak halinde kaldı. You Will Meet A Tall Dark Stranger (2010) da tipik bir Allen filmi ve tipik olmaktan ileriye de gidemiyor. Yer yer mizahın dozu iyice ayyuka çıkarıyor ancak Allen’ın sarkastik anlarını perdeye fazla yansıtamıyor. Oyuncu kadrosu ise yine göz alıcı: Gemma Jones, Antony Hopkins, Naomi Watts, Josh Brolin, Antonio Banderas… Orta yaşı geçmiş ve krize tutulmakta bile biraz geç kalmış Alfie tiplemesiyle Antony Hopkins ve bir şeylere inanma ihtiyacıyla yönünü bulmaya çalışan Helena tiplemesiyle Gemma Jones filmin yıldızları. Yine bir anlatıcı, müzik ve trajediden yakalanan komedi bize Allen sinyallerini verse de eksik bir film bu. Karakterlerin anlatımı bakımından, olayların gidişatı yönünden eksik. Tamamlanmama durumundan bahsetmiyorum, bir olayın illa ki neticeye bağlanması durumu değil bu eksiklik zaten. Fazla aceleyle yazılmış ve çekilmiş edası var. Hani sanki filmin girişindeki Shakespeare alıntısı durumu özetler gibi: “Hayat gürültü ve hiddetle doludur ama nihayetinde hiçbir şey ifade etmez.” Film sanki Shakespeare’in o zamandan bu filmi izlediğini ve yorumladığını düşündürtüyor izleyene. Çünkü ne eksik ne de fazla bu film; bu alıntıda gizli. Esas dikkat çekici olan filmin sonundaki eski hayatlara özlem duygusu vurgusu ve “In France” ifadesi. Çünkü ardından gelen film belli: Midnight in Paris(2011). Dolayısıyla ben bu filmi Midnight in Paris’e bir geçiş olarak nitelendiriyorum.

Esas Allen tadı yakalayacağımız film Midnight in Paris oldu, hatta olmakla da kalmadı ödül sezonunda adını da sıkça duyurdu. Şahsen yetmişli yılların o güzelim Allen filmlerinin tadını yakaladım ben Midnight in Paris’te. Doyurucu bir senaryo, şık bir atmosfer, Allen’ın alter egosu olduğu hissedilen Gil (Owen Wilson) ve nostalji sosuyla bezenmiş bir öykü. Evet, bu film hem izleyeni hem de eleştireni memnun etti. Midnight in Paris, 2000’lerden 1920’ye ışınlanan yazar Gil ile birlikte bize hem sanat çevresinin o adlarını ezbere bildiğimiz ve şiirlerini, filmlerini, romanlarını, resimlerini delicesine sevdiğimiz insanları karşımıza çıkarıyor. Biz de Gil gibi şaşırmış gözlerle bakıyoruz onlara. Bu yönüyle çok eğlenceli bir film var karşımızda. Ama film sadece bu değil. İnsanın hep olduğu yerden başka bir yere gitme isteğini, hep başka zamanlarda olma hayalini perçinliyor. Baş kahraman Gil, romanına seçtiği isimden başlayarak, 2010’un değil 1920’lerin insanı olduğunu, hep kaçmak isteğiyle dolu olduğunu hissettiriyor bize. Aslında onun kaçmak istediği yıllar değil, o bir türlü aynı dilden konuşamadığı nişanlısı ve ailesi. Ne olmak, nerede olmak istediğine karar verme aşamasında üzerine yüklenen sorumluluklar, hatta ayan beyan horlanma halini yaşaması bizi ona yaklaştıran sebeplerden birkaçı. Konuşma tarzından jest ve mimiklerine kadar bir Allen alter egosu olan Gil, geceyarısı keşfettiği ve yolculuğa çıktığı Paris’in eski sokaklarında ve nostaljik seyahatlerinde hayatı hakkında, ne yapmak istediği hakkında nihai kararlarını verirken Allen da bize yarattığı o nefis atmosferle büyük bir haz yaşatıyor. Belki bu film eski Allen filmlerinin ince metin detaylarını içermiyor, daha kalın çiziyor yüklendiği meselelerin altını ama eskisi gibi bunu Allenvari bir yetkinlikle yapıyor ve bize bir Woody Allen filmi izlediğimizi hissettiriyor. Müzikleri, atmosferi, yarattığı tiplemeler ve her şeyiyle…

Allen bir iyi bir kötü devam ediyor yoluna. Midnight in Paris’ten sonra gelen To Rome with Love (2012) pek iyi eleştiriler almadı. Eleştiriler haksız da değildi doğrusu. Ancak Cate Blanchett’a Oscar kazandırdığı Blue Jasmine (2013), kötünün iyisi bir Allen filmiydi. Aslında Allen’ın kadın kimiliğine büründüğü ve Blanchett suretinde göründüğü bir karakter-film diyebiliriz Jasmine’e. Ardından gelen Magic in the Moonlight (2014) pek sevilmedi. O zaman bu hesaba göre henüz ismini bekleyen ve oyuncuları arasında Joaquin Phoenix, Emma Stone gibi isimler barındıran yeni Woody filmi iyi olmalı! 2015 Allen severlere belki iyi gelecektir, bekleyip görelim.