24.02.2020

Yeni Baştan: Hangi Yıla Dönmek İstersiniz?

Yazarın Film Puanı: 10/7

Zaman yolculuğu uzun yıllardır insanoğlunun aklını kurcalayan bir konu olmuştur. Sinema tarihine baktığımızda da bu konuyla ilgili birbirinden farklı birçok filmin çekildiğini görebiliriz. Back to the Future, Groundhog Day, Midnight in Paris, About Time, Twelve Monkeys, The Butterfly Effect ve A.R.O.G konuyla ilgili hatırlayacağımız ilk filmlerden olacaktır. Her biri birbirinden ilginç bu filmleri izlerken hiç kuşku yok ki zamanda yolculuğun mümkün olup olmadığını düşünmüşsünüzdür. Geçtiğimiz haftalarda vizyona giren La Belle Époque (Yeni Baştan) filmi de ilgi çekici ve iç ısıtan hikâyesi ile sinemaseverlere çok güzel bir deneyim yaşatıyor. Filmin değerlendirmesine geçmeden önce kısaca konusuna bakalım.

Dünya prömiyerini geçtiğimiz sene gerçekleştirilen 72. Cannes Film Festivali’nde yapan film, ülkemizde ise ilk olarak Filmekimi 2019’da seyirci ile buluşmuştu. Nicolas Bedos’un yazıp yönettiği film, günümüz hayatına ayak uydurmakta zorlanan ve artık altmışlarında olan Victor’un, tarihin herhangi bir döneminin gerçekçi bir deneyimini müşterilerine sunma iddiasındaki girişimci bir firmanın imkânlarıyla 40 yıl önce hayatının aşkıyla tanıştığı dönemi tekrar yaşamasını konu ediniyor. Zamanda geriye dönebilmek ve ilk aşkla yeniden birlikte olmak. Filmin altmışlı yaşlarını geçen baş karakteri Victor, işte tam da böyle bir fırsata denk geliyor. Özel bir firmanın desteğiyle hayatının en anlamlı dönemine, 40 yıl öncesine, hayatının aşkıyla tanıştığı günlere geri dönüyor. Tabii profesyonel bir oyuncu, makyaj, tarihçi ve set ekibinin yardımıyla. Bu tatlı romantik komedi Fransız oyuncu, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni ve komedyen Nicolas Bedos’nun ikinci filmi. Cannes Film Festivali’nin bu gizli yıldızı, hem eğlenceli hem düşündürücü hem de duygu dolu.

Her Romantik Komedi Ucuz Değildir

İzleyiciye film bittikten sonra “Romantik komedi olacaksa böyle olsun” dedirten yapım, değişik duyguları bir arada oldukça yoğun bir biçimde yaşatarak türünün hakkını fazlasıyla veriyor. Eskisi gibi olmayan hayatında birçok sorunla boğuşan ve hayattan zevk almayı unutan Victor’un karşısına çıkan bir fırsatla gençlik yıllarına dönme heyecanını yaşaması, filmde sımsıcak, tatlı ve bir o kadar da duygusal bir hikâyeyi ortaya çıkarıyor. Aşk ve sevgiyi sıradan bir romantik komedi filmi gibi işlemektense türün basit hikâye kurgusunun tam zıttı bir şekilde güzel bir prodüksiyon ile işlemeyi başaran film, izleyici üzerinde etkisi uzun süre geçmeyecek duygular bırakıyor.

Filmin farklı bir şey anlatacağı esasında giriş sahnesiyle açıkça ortaya konuyor. Oldukça ilginç ve bir o kadar da şaşırtıcı şekilde hikâyesine başlayan film ilk 10-15 dakikalık süreçte anlatmak istediği hikâyesinin hazırlık sürecini ne yazık ki çok başarılı şekilde aktaramıyor. Sade bir işleyiş yerine neredeyse ara vermeksizin devam eden diyalogların varlığı ve nispeten karmaşık olay örgüsü filmin ilerleyen dakikaları için umut vermese de ana hikâyeye giriş yaptığımız andan itibaren film de ritmini yavaş yavaş buluyor ve tempo ayakları yere daha sağlam basıyor.

Geçmişin Işıltılı Cazibesi

Yıllar öncesinde bir gazetede karikatürist olarak çalışan Victor’un geleneksel medyanın kan kaybetmesinden dolayı işinin öneminin azalması ve evliliğindeki sorunlar, onun mutsuz günler geçirmesine yol açmaktadır. Yıllar öncesinde yapmış olduğu büyük bir iyiliğin karşısına yıllar sonra bu kez onu mutlu edecek ve hayatının adeta ikinci baharını yaşatacak bir iyilik olarak ortaya çıkması Victor’un hayatını derinden etkiliyor. 1974 yılının Mayıs ayında hayatını değiştiren o günü büyük bir prodüksiyonun olduğu sette kendisine tıpatıp aynı olayların yaşatılması ile Victor’un hayatında bambaşka bir süreci başlatıyor. Bir günlüğüne başlayan bu maceranın Victor tarafından adeta bir kurtarıcı melek olarak görülmesi ve sonrasında ilerleyen günleri de yaşamak istemesi gerçek hayat ve bir çeşit simülasyon diyebileceğimiz unsur arasında bir çatışmaya yol açıyor.

Artısıyla Eksisiyle

Filmin hikâyesindeki duygu geçişleri türde alışık olamayacağımız derecede kaliteli bir şekilde kurgulanmış ve işlenmiş. Büyük çoğunluğu komedinin güvenli dallarına tutunarak anlattığı basit romantik komedilerin aksine bu filmde hikâyenin duygusal yanına da özellikle filmin son çeyreğinde tanık oluyoruz. Bu da filmi komedi ile başlayıp dram türü ile biten bir işe dönüştürerek türler arasında gezdiriyor. Filmin başarılı olmasında hiç kuşku yok ki en büyük faktörlerden biri de oyunculuklar. Daniel Auteuil, Guillaume Canet, Doria Tillier üçlüsünün birbirlerini kıskandıran performansları muhteşem bir uyumla hikâyede harmanlanıyor ve seyrine doyum olmaz dakikalar yaşatıyor. Filmin içinde başka bir setin olması da filmi prodüksiyon anlamında bir hayli yukarılara taşıyarak bağımsız filmlerde pek de görmeye alışık olmadığımız zengin bir prodüksiyon ortaya çıkarıyor. Hikâyenin duygusunun seyirciye geçmesinde müzik kullanımındaki başarı da önemli bir faktör olarak filmin içinde konumlanıyor. Sevindirirken güldüren, hüzünlendirirken düşündüren film, adeta her birimizin hayatından bir kesiti beyaz perdeye taşıyor.