03.06.2016

YEŞİLÇAM: Ah Güzel İstanbul

Yeşilçam… Bu kelimeyi duyduğunuzda belki aklınızda iyi anılar canlanıyor, güzel günlere gidiyorsunuz. Belki de tam tersi, kelimenin çağrıştırdığı kötü düşünceleri kovmaya çalışıyorsunuz. Ama Yeşilçam’ı duyan herkes eminim ki eskiye bir yerlere, kendi ya da kendinden önce var olmuşların geçmişine doğru bir yolculuğa çıkıyor. Ben Yeşilçam’a hasret olanlardan, bana kattığı anlamları en güzel şekilde saklayanlardanım. Sadri Alışık’ı, Adile Naşit’i, Erol Taş’ı, Hulusi Kentmen’i, Türkan Şoray’ı ve daha nicelerini ömrümün, gönlümün bir yerine hapsedip soldurmayanlardanım. Bazıları anlamsız da olsa, gerçeği yansıtmasa bile hep iyi sonla biten filmleri, kötü rolde olsa bile güzel yüzlü karakterleri, yüreklere nefret ekmeyen o tüm hikayeleri özleyenlerden… Çünkü hep umut ettirir bana o filmler. Belki de o güzel insanların, sıcacık sevgi bağının, kenetlenmiş bir aile olabilmenin var olduğuna inanırım hala. İşte Yeşilçam köşesinde, bu özlenesi filmlerin kendimce en güzel örneklerini yazmaya çalışacağım. Sizler için ilk yazdığım film de yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın yaptığı, senaristi Safa Önal olan 1966 yapımı ‘Ah Güzel İstanbul’.

Özellikle 60’lı yıllardan sonra ‘kente göç’ teması sinemamızda yoğun şekilde işlenmeye başladı. Gurbet Kuşları, GelinDüğünDiyet üçlemesi gibi güzel örnekleri düşündüğümüzde iç göç olgusunun sinemada genellikle ekonomik-sosyal sebeplere dayandığını gözlemleriz. Kırsal hayatın zorluğundan, kentlerdeki yozlaşmadan dem vurulur. Ah Güzel İstanbul da kentteki, daha doğrusu İstanbul’daki bu yozlaşmayı gösterirken, bir de medeniyetin çirkin yüzüne bir martı gibi çığlık atarcasına, derinden, kendine özgü sesiyle isyan eder. Bu ses film ilerledikçe dönemin değişen müzik anlayışına, belli çevrelerdeki modernizm olgusuna, içine girilmeyen, dışında da kalınamayan Medeniyet Pansiyonu’na, İstanbul’un yarım kalan tüm güzelliklerine ulaşır.

Sadri Alışık’ın canlandırdığı Haşmet İbriktaroğlu’nun monoloğu ile başlayan film, daha ilk anında sanki uzun bir uykudan uyandırır bizleri. Gündüz çorbacı gece meyhane Rıfkı’nın mekanında dünyanın belki de en cana yakın, en hoş sohbet insanı ile böyle tanışırız. Sözleri öyle sözlerdir ki; hangisinin daha anlamlı olduğunu düşünürken, düşünmeniz gereken birçok cümle dizisi eklenir aklımıza. Zamanında ünlü bir oyuncuyla yapılan bir röportajda “En çok utandığınız an nedir?” diye sorulur. Oyuncu şöyle cevap verir: “Bir sohbette yaşlı bir beye bir şey anlatırken sonunda ‘Anladınız mı?’ demiştim, o da ‘Bizim zamanımızda anlatabildim mi denirdi’ demişti. O an çok utanmıştım.” İşte bu anı gelir aklıma, o zamanların nesli tükenmiş beyefendilerinden Haşmet İbriktaroğlu’nu seyrederken. Satmak zorunda kaldığı eski yalısının yanındaki gecekonduda yaşar. Daha doğrusu, “gecekondu değil kulübe-i ahsan, yani hüzünler kulübesidir” yaşadığı yer. Atalarından kalma pek şık dekorları, piyanosu ile sıcak bir iç’tir evi. İç ısıtır. Günde iki paket içtiği sigarası her daim dudaklarındadır. Seyyar fotoğrafçılık yapar ve hiç gocunmaz. Yine fotoğraf makinesinin yanında bulunduğu, Orhan Veli’nin şiirindeki gibi güzel bir havada karşılaşır Ayşe(ilk sinema filminde-Ayla Algan) ile. Ailesiyle beraber yaşadığı gecekondudan ayrılarak İstanbul’a ‘artis’ olmaya gelen genç kadının yolu, fotoğraf çektirmek için Haşmet Bey’e düşer. Bu tanışmanın ardından filizlenir hikaye; Ayşe’nin kandırıldığını, kötü yola düşeceğini öğrenir Haşmet Bey ve tüm geçmişe attığı duygularını canlandırıp bu çirkin oyuna engel olmaya çalışır.

Film boyunca şu an gördüğümüz, bildiğimiz ya da hayal ettiğimiz İstanbul’u farklı şekliyle görürüz. Belki de en güzel şekliyle bu film anlatır neden İstanbul’un ‘bir semtten öte’ olduğunu, adına şiirler yazıldığını, şarkılar bestelendiğini… Kentin, Boğaz’ın güzelliğini seyre kapılırken, Sadri Alışık’ın iç sesiyle anlam kattığı hikayenin akışı da derinden etkiler bizi. Belki de film mutlu sonla bittiğinde su serpilir yüreğimize, ancak bir soru sorarız: ‘Ayşe, artis olabilmeyi başarsaydı, yine de Haşmet’e gelir miydi?’ Belki de cevap hayır ama bu da bence filmin yaptığı en güzel, en anlamlı tespitlerinden biri. Bu durum, insan olmanın, yaşıyor olmanın, aşık olmanın yarattığı ilüzyonlardan sadece biri belki de.

–  “Ne yapacağız şimdi bundan sonra?”
+ “Bilmem. Ama yaşıyoruz, iki kişiyiz, birbirimizi seviyoruz. Korkma, dünyada her zaman inanılacak sağlam şeyler bulunur.”

İstanbul’a, medeniyete, yozlaşmaya başlayan kent kültürüne, umuda, yaşamaya ve yaşamanın sıcaklığına dair uçsuz bucaksız bir hikaye Ah Güzel İstanbul. Sadece repliklerinin inceliği ile bile büyüleyen bir yapıt. Mutlaka izleyin, izlettirin.