03.06.2016

YEŞİLÇAM: Canım Kardeşim

Yıl 1973. Bugün bir eğlence aracı olarak her evde bilinen, izlenen televizyon, o tarihlerde daha Türkiye’ye yeni gelmiş, sadece bir kısım zenginlerin evinde bulunan çok lüks bir gavur icadı. İşte hem bu durumla ilgili, hem de acı çekmek, umut etmek üzerine birkaç sözü olan bir müthiş bir film: Canım Kardeşim.

Yönetmenliğini Ertem Eğilmez‘in yaptığı, başrollerde Tarık Akan, Halit Akçatepe ve Kahraman Kıral‘ı barındıran film, belki de Türk sinemasının en dramatik filmidir. Daha film açılırken gelen müzik sesi, derinlerde acıların, yüzeyde belli belirsiz parıldayan umut ışığının bulunduğu bir nehir gibi akar kulağımıza. Kahraman (üst düzey bir performans gösteren Kahraman Kıral), ağabeyi ve babası ile yoksul bir hayat yaşayan mutlu bir çocuktur. Ağabeyi (Tarık Akan) ve onun can dostu Halit (Halit Akçatepe) çeşitli dalavereler ile para kazanmaya, hayatlarını bu şekilde sürdürmeye çalışır. Filmin ilk çeyreğinde ilk acı vurur bu dört kişilik ailenin kapısına. Kahraman’ın babası ölür, çok sevdiği eşekleri Abdullah mezar parası için bir kasapa satılır. Fakirin sevdiğini uğurlaması bile acıtır yani canı, yakar. Film ilerledikçe küçük Kahraman ön plana çıkar. Kanserdir ve iki ağabeyi onun son zamanlarını en mutlu şekilde geçirmesi için canla başla mücadele verir.

Televizyon demiştim, işte televizyon bazen sadece televizyon değildir. Umuttur, bir gülen yüzdür, biriktirilebilecek en güzel anının kahramanıdır. Roman karakteri Zeze’den bir alıntı yapayım: “Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.” Öyle işte… Bir televizyonunun olmasını hayal eden Kahraman’ın acısını öyle derinden, iliklere kadar hissettiren filmdir Canım Kardeşim.

Filmin müziğine apayrı bir parantez açmak da gerekir. O sene Altın Koza’da en iyi müzik ödülü alan, Cahit Oben‘e ait beste, başlı başına sadece kederlerin olduğu anı koleksiyonunda zaman makinası etkisi yaratır. Bence bu müzik gözyaşı müziği değil, çaresizlik baş yapıtıdır ve en olması gereken yerde kullanılmıştır.

İzmir’de çekilen film, aynı zamanda garibanlar için bir kentin tarihi yapısının, doğal güzelliklerinin, havasının, denizinin değil; o yerde yaşamanın çaresine bakmanın önemli olduğunu vurgular. Bir kentin de kederi vardır, insanlarıyla paylaştığı. O keder de vurur yüzümüze film boyunca.

Gişede bekleneni veremeyen film(aslında yönetmen Ertem Eğilmez dönem seyircisinin tutumunu bildiğinden filmin çok para kazandırmayacağını ön görmüştür) bugünlerde Yeşilçam’ın en iyi filmlerinden biri olarak kabul görür. Doğrusu bence de Türk sinema tarihinde de, dönemin metalaşmaya başlayan eğlence anlayışını, yoksulluğu, yoksunluğu ve çaresizliği böylesine güzel anlatan bir filme ender rastlanır.