04.07.2017

Yeşilçam: Susuz Yaz

“Auteur” Sinema ve Metin Erksan

Auteur, ana vatanı Fransa olan, dünyanın bütün sinema anlayışlarına da kendini bu haliyle kabul ettiren bir kavram. Aşağı yukarı çevirisi “yönetmen sineması” demek. Yani bir filmin yönetmeninin kim olduğunu, herhangi bir filmindeki tek bir sahneden bile söyleyebiliyorsak, o yönetmen “Auteur” sinemasının bir temsilcisi demektir. Bu basit tanımı biraz daha derinleştirmeye çalışırsak, bir yönetmenin tüm filmlerinde birbirine benzer bir şeye denk gelmek daha doğru bir ifade olabilir. Bu benzerlikler, konudan, karakterden, çekim tekniklerinden tutun da, daha bir çok yönden olabilir.

Truffaut, Andre Bazin gibi ilk temsilcilerini de ana vatanı Fransa’da veren bu sinema anlayışı, ülkemize çok uğramamış dersek yeridir. Yeşilçam’ın yer yer kendini belli eden ucuz numaraları, yapımcı baskıları, yönetmene özgür bir alan tanınmaması gibi daha pek çok etken, ülkemize uğramamasına etken olarak söylenebilir fakat tüm bunlara rağmen; elbette sıyrılanlar ve kendi sinema dillerini oluşturan isimler de olacaktır. İşte bu sınırlı sayıdaki isimlerden birisi Metin Erksan. Bazılarına göre; ülkemiz adına en büyük temsilcisi.

Kendi ifadesiyle kamerayı “kalem” gibi kullanan ve düşüncelerini, hissettiklerini bu yolla aktarmayı seçen Metin Erksan, sinemanın bir sanat dalı olarak bile görülmediği bir dönemde ortaya çıkıp, sinemanın sanat, kendisinin de sanatçı olduğunu söylemiş ve bunu söylemekle de kalmayıp, yerli sinemamızı sanat haline getirmiştir dersek yeridir. Bu mücadelesinde yanında olan ve savaşın bir diğer ağır topu konumunda olan ismi ise tabii ki Lütfi Akad. Bu iki isim için yerli sinemamızın hâlâ hak ettiği değeri görmemiş iki yönetmeni dersek, yanılmış sayılmayız.

Sadece yerli sinema motifleri içine sıkışmamış, kendi sinema motiflerini yaratmakla da kalmamış, batı sinemasının bile motifleriyle içli dışlı olan Erksan, hem doğu hem batı sinemasının tek başına temsili konumunda. Bu açıdan, sinemanın bir tür İstanbul’u konumunda olan Erksan, ülke sinemamızın mimarlarından birisi. Auteur sinemanın yönetmene biçtiği “sonsuz özgürlük” anlayışından uzak kaldığı dönemler olsa da, çektiği her filme kendinden bir parça bırakan Erksan için zoru başarmış diyebiliriz.

 

Yasaklar Dönemi, Susuz Yaz ve Festival

Başrollerini Hülya Koçyiğit (Bahar), Erol Taş (Osman) ve filmin aynı zamanda yapımcısı da olan Ulvi Doğan‘ın (Hasan) oluşturduğu, Necati Cumalı’nın aynı isimli eserinden uyarlanan film, ne yazık ki ülkemizde yasaklanarak, sinema tarihine girişini yapıyor. Yasaklandıktan sonra, yapımcı Ulvi Doğan’ın filmi kaçırıp, Almanya’da Berlin Film Festivaline (Berlinale) götürmesi ve filmin festivalin büyük ödülü olan Altın Ayı’yı alması, filmin ülkemizde de değer görmesine ve yasağın kaldırılıp, sinemalarda yayınlanmasına neden oluyor. Metin Erksan‘dan habersiz bir şekilde yürütülen bu kaçırma ve festivale sokma olayı, festivalde yönetmen kısmında dahi, Metin Erksan‘ın adının yazmaması ile bir tür rezalete dönüşüyor. Ulvi Doğan’ın, dönem sinema anlayışlarına uyup, Hülya Koçyiğit‘e benzer bir oyuncuyla başka sahneler çekip, filme erotik bir hava katması ve bunu İngiltere’ye satması ise sinemamız adına bir utanç olarak tarih yapraklarına geçiyor.

Modern Bir Habil-Kabil Hikâyesi mi?

İki kardeş olan Osman ve Hasan’dan, büyük olan Osman’ın eşi yıllar önce vefat etmiştir. Küçük olan kardeş Hasan ise; Bahar ismindeki bir kızı kaçırmış ve onunla evlenmiştir. Bu tarz koşullarla başlayan film, Osman’ın gün geçtikçe Bahar’a ilgi duyması ile temelini, iki kardeş çatışmasına oturtur. Nitekim filme ödül veren Berlin Film Festivali de, filme ödülü, “çok eski bir hikâye olan, Habil-Kabil hikâyesini modern bir şekilde işlediğinden…” verir. Buraya kadar dayanak noktası sağlam olan film ise, asıl hikayeyi bambaşka bir olay üzerinden kurup, iki güçlü hikâyeyle yoluna devam eder.

Köyün tarlalara giden tüm suyu, bu iki kardeşin arazisinin içinden çıkan bir kaynaktan gelmektedir. Yıllar boyu önü açık bırakılan ve tüm köye ait olarak görülen kaynak, Osman’ın, kurak yaz aylarında suyun önünü kapatması ve kendi tarlaları yeterince su aldıktan sonra suyu köye salması ile, tartışmaların odak noktası haline gelir. Habil-Kabil hikâyesinden bu noktalarda şiddetle ayrılan, hatta iki kardeşin beraber cinayet işlemesiyle bile sonuçlanan bu süreç, bana kalırsa hikâyenin asıl dayanak noktası ve yönetmenin asıl derdi. Köylülerin önce haklarını mahkemede aramaları fakat Osman’ın itirazıyla ve mahkemenin onu haklı görmesi ile ilerleyen bu süreç, filmin asıl teması haline dönüşüyor. Köy ile iki kardeş arasında bir tür mülkiyet kavgası başlatan bu durum, köyden birinin ölümü ve küçük kardeş Hasan’ın içeri düşmesiyle sonuçlanıyor. Bu andan sonra, mülkiyet kavgasını da diri tutarak yeniden Habil-Kabil hikâyesine odaklanan film, iki kuvvetli hikâye ayağının da gücüyle, dönem sinemasının en güzel ürünlerinden biri haline dönüşüyor.

Festival her ne kadar, Habil-Kabil kısmına dikkat çekse de bana kalırsa filmin asıl dayanak noktası bu mülkiyet kavgası kısmı. Çünkü film bu kısımla güçleniyor, bu kısım sayesinde tüm olaylar gelişiyor ve finali yine bu kısım hazırlıyor. İki kardeşten birinin diğerinin ölümüne yol açmadığı gibi birinin tamamıyla beraber işlediklerini diyebileceğimiz bir başka cinayetten içeri düşerek, bir süreliğine ortalıktan çekilmesi ile, çok göremediğimiz Habil-Kabil çatışmasını bir anda bitiren film, çok da girmediği bir savaştan galip ayrılan bir kardeş imgesi yaratıyor ve ilerliyor.

Özellikle Erol Taş isminin oyunculuk adına zirveleri gördüğü film, hem Hülya Koçyiğit‘e hem Erol Taş‘a ödül kazandırarak, adını unutulmazlar arasına yazdırıyor. Nitekim film, çekildiği tarihten tam kırk beş yıl sonra, 2008’de, Fatih Akın’ın da aracılığıyla Cannes Film Festivali’nde yeniden gösteriliyor. Sinematografi adına ülkenin en kıymetli ustalarından olan Metin Erksan, Sevmek Zamanı ile beraber, bu konudaki en başarılı filmini çıkartıyor ortaya diyebiliriz.

Hayvan Hakları Konusunda Sınıfta Kalan Bir Film

Saymakla bitiremeyeceğimiz kadar doğruları olan ve ülke sinemamızın en kıymetli eserlerinden biri olan film, hayvan hakları konusunda resmen sınıfta kalıyor. Çekildiği dönemin şartlarının elverişsizliği açıklanan, köpeğin öldürüldüğü ve tavuğun kafasının kesilip, Hülya Koçyiğit’in önüne atıldığı sahneler, hiç bir şartın elverişsizliği ile açıklanamayacak sahneler bana kalırsa. Hayvanlara ciddi anlamda zarar veren, öldüren, hatta bunla da kalmayıp, ölüsünü bile belli bir yükseklikten aşağı attıran film, hiç bir özürle, hiç bir şartla açıklanamayacak sahnelere imza atıyor. Bir çok doğruları olan bir filmin karnesindeki yegâne ama çok büyük bir hata olan bu hata, tekrarlarını bir daha görmek istemediğimiz sahneler olarak da, kayıtlardaki yerini alıyor.