03.06.2016

YEŞİLÇAM: Umut

Dünya sinemasında klasikleşmiş, kendinden sonrakileri bir hayli etkileyen dram filmleri, öyküyü güçlendirmek adına ‘daha iyi zamanlara, daha iyi günlere’ ve bu günlerin geleceğine umutlandırır izleyiciyi. Ve bunu da klişelerden arınmış şekilde yapar. Yaşananların bellekte yarattığı tepkilerin gölgesine böyle ışık tutar. Türk sinemasında bunu başarabilen nadir filmlerden biridir Umut. İnsanın içindeki umut kırıntılarının, seyirciyi umutsuzluğa sürüklemeden anlatıldığı, senaryosu, yönetmenliği ve başrolü Yılmaz Güney‘e ait muhteşem bir filmdir.

Eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir toplumda, beş çocuğu, karısı ve annesi ile yaşayan Cabbar, iki atı ve eski püskü arabası ile arabacılık yaparak yaşamaya çalışmaktadır. Bir gün lüks bir otomobilin arabaya çarpıp atını öldürmesi ile fakirliği katlanan Cabbar, yeni bir çıkış yolu arar. Gittiği herkes kapıyı kapatıp, alacaklılar elinde kalan her şeyi aldığında tek umudu aklını hazine ile bozmuş ayyaş bir arkadaşıyla, nefesi kuvvetli bir hocanın peşine takılmak olur. Var gücüyle define arayan Cabbar, zaman geçtikçe son umutlarını da tüketir.

Kanımca bir uyanış filmidir Umut. İzlediğinizde öyle sert bir tokat atar ki aklınızdaki dünyadan daha kötü, daha adaletsiz bir dünyanın var olduğuna inanarak uyanırsınız. Bu bir rüya değildir; çünkü filmde her izlediğiniz insan, her gördüğünüz hareket doğaldır; daha da ötesi gerçektir, bilirsiniz. Cabbar’ın kılık kıyafeti, ailesinin yaşamak için sığındığı dam, işsiz ırgatlar, üç beş kuruş için yapılan soygunlar, nefesi kuvvetli hoca… Hepsi bu uykudan uyanış sürecinin kabullenmesi zor birer anti-masalcısıdır. Belki de bu sebeple tüm bunlar sakıncalı bulunarak film yasaklanmıştır. Böylesine bir uyanış ve ardından gelen yasak akla şu tümceyi getirir: “Bunun bir film olduğuna üzülmek mi sevinmek mi gerekir, karar vermek çok zordur.”

Yerli sinemada sosyal gerçekçilik akımının öncülerinden olan Umut, Yılmaz Güney‘in filmografisi için de bir dönüm noktasıdır. Bu filmin ardından gelen Sürü ve Yol filmleri, Umut‘tan izler taşır. İlk kez Cannes’da gösterilen, 2015’te restore edilmiş şekli ile Venedik’te seyirci ile buluşan filmin bir diğer önemli noktası ise sinemamızda “politik filmlerin öcü olmadığını” göstermesidir. Güney filmi gereksiz politize etmemiş, yaşamın kendisi hariç hiçbir şeyi keskince eleştirmemiş, yalın ama güçlü bir dille o zamandaki devletin ve kurumlarının yapısını göstermiştir. Buna rağmen çekildiği dönemde filme, çeşitli yönetmenler ve sinemacılar tarafından tepki gösterilmesi, Yılmaz Güney‘in cesaretinin göstergesidir.

Kadrosunda Yılmaz Güney dışında Tuncel Kurtiz, Osman Alyanak ve Gülsen Alnıaçık gibi isimleri barındıran film, Güney’in performansının yanında bu isimlerin oldukça gerçekçi oyunculuğu ile daha da güçlenir. Ancak filmin ikinci yarısından (define arayışının başlamasından) itibaren Yılmaz Güney‘in oyunculuğu tek kelime ile olağanüstüdür.

Kısaca Umut, zamanına göre oldukça yenilikçi çekimlerle Güney’in İtalyan yeni gerçekçiliğine göz kırptığı, dünya sinemasında bile nadir rastlanacak etkileyicilikte bir final sahnesini barındıran, insanı ve insanın yaşamak zorunda olduğu dünyanın gerçeklerini sorgulatan, baştan aşağı soluksuz izleyeceğiniz bir filmdir.