21.09.2019

Yıldızlara Yolculuk: Brad Pitt Uzayda

Uzay filmlerini izlemek her zaman ayrı bir keyif. İşin hayal gücü boyutuna vardığı uzay filmleri sivilse de içeriğinde gerçeklik, bilim ve felsefesi olanları daha bir ilgiye mazhardır kanısındayım. Arrival, Interstellar, High Life gibi işler son yılların en ilgiyle üzerine yoğunlaşılan tür örneklerinden bazıları.

İnsanoğlunun boyunu aştığını kabullendiği bu sonsuz siyah yuva, sinema perdesini her zaman kuvvetli bir biçimde beslemiştir. Bu hafta salonlarımızı ziyaret eden, yurt dışından aldığı iyi yorumlarla bizi de beklenti meretine iten “Ad Astra (Yıldızlara Yolculuk)” küçük bir çocukken babası Neptün’e göreve giden Roy’un, babasının izinden iyi bir astronot olup şimdi de gizli bir görev altında yeniden babasını bulmaya gitmesini anlatıyor. Açıkçası filmin tanıtımları sebebiyle “uzayda aksiyon” teması hakimiyetinde bir film izleneceği düşüncesiyle girilebilir salona ama bu aslında yarım kalmış bir adamın kendini arayış hikâyesi.

Bu Adam Benim Babam

Brad Pitt‘in canlandırdığı, özel yaşantısında işi sebebiyle sorunlar yaşayan ama kendisini terk eden karısına hâlâ aşık olan Roy için oldukça sarsıcı bir sürecin başlangıcına şahit oluyoruz. Roy’un normal bir insana keza bazı özelliklerini öğrendiğimiz ilk aşamadan sonra, insanın sevgi üzerine aslında ne kadar savunmasız kalabildiğini de bizlere gösteriyor film. Evet bu bir uzay filmi ama az öncede söylediğimiz gibi; temelinde bir kendini arayış öyküsü. Ama bunu ne kadar sağlıklı bir şekilde yerine getiriyor? Bunları sorgulamak lazım.

Anlık durumlara göre Brad Pitt‘in iç sesine dahil olmamız esasında karakterle bizi daha da yakınlaştırmıyor. Bize bilmediğimiz şeyler söylemiyor. Zaten filmde bizim de neden dediğimiz birkaç şeyi o da söylüyor. Yani karakterle bu iç ses harici kurduğumuz bağdan öteye götüremiyor izleyici-karakter ilişkisini. Senaryo elindeki çoğu malzemesini de öylesine gelişigüzel serpiştirdiği için filmin final çeyreği izleyiciyi aç bırakıyor. Baba-oğul ilişkisinin duygusallığını elinde güzel tutuyor. Ama iz bırakıcılığının pek mevcut olduğunu söyleyemeyiz. Belli kısımlarla senaryonun vermeye çalıştığı “babasının oğlu” fikri de olayların gidişatında pek bir rol oynamıyor.

Orta Senaryo İyi Çekilmiş Bir Film

İnsanlığın -en azından parası olanların- Ay’a gidişinin normalleştiği bir yakın geleceğin filmi Ad Astra. Filmin heyecanlı giriş sekansından sonra en hoşa gidecek şey filmin sinematografisi. Christopher Nolan filmlerindeki görüntü yönetimi ile övgüler toplayan Hoyte Van Hoytema ile çalışan yönetmen James Gray, kadrajlarıyla bol bol 2001 ve Solaris referanslarıyla süslüyor filmini. Ama ben belli bir sekansta Blade Runner 2049 esintilerinden alamıyoruz kendimizi.

Açıkçası filme dair temel şikayet senaryo olabilir. Filmin yönetmenliği, temposu, Max Ritcher‘ın şahane müzikleri, filmin başarılı görüntü yönetimi ile belki de yılın en iyi filmi olmaya rahatlıkla oynayabilecekken senaryonun azizliği filmi aşağı çeken en temel etken. Bu son beş yıllık zaman diliminde Interstellar, Arrival ya da High Life gibi örnekler görmüş olmasaydık Ad Astra’nın kredisi biraz daha yükselebilirdi ama bu saydığımız çok iyi örnekler filmi en fazla sıkıntıya sokan şeyler. Ama filmin belli bir yere kadar gidişatı oldukça iyi. Gelin görün ki esas yapmak istediklerini gerçekleştirmeye kalkınca afallamaya çalışıyor. Ama filmin içindeki “insan her yerde insan” mesajını sevdim. Ay’a açılan Subway, Apple ve DHL gibi şubelerde cabası!