06.12.2017

Yönetmen Koltuğu: Cristian Mungiu

2) 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile (4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün) – 2007

Mungiu’nun ikinci uzun metrajı olan 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile, tek kelimeyle bir başyapıt. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünün sahibi olan bu filmi ilk etapta bir kürtaj draması olarak okuyabiliriz. Fakat yönetmenin yapmak istediği bundan çok daha farklı bir şey. Mungiu, Çavuşesku dönemini yaşamış biri olarak filmlerine o dönemin sancılarını taşımayı adeta bir görev bilmiştir her daim. 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile’de ise kürtajın yasaklandığı bir dönemde iki genç kızın bu yasağın gölgesinde başlarının çaresine bakmasına ortak eder bizleri. Yalnız bu iki genç kızın yaşadıklarına ortak olurken bir tanesinin peşine takılmamızı sağlar. Üstelik zannedileceği gibi kürtaj olanın değil de bu süreçte ona yardımcı olan ama aynı zamanda yaşanılanlardan ötürü değişip dönüşen Otilia’nın peşine takılırız. Onun bu süreçte başına gelenlerden ötürü değil de gelebileceklerden ötürü sorgulayışı ve bu sorgulanış esnasında uyanışı oldukça çarpıcı bir şekilde çizilir.

4 aylık hamile olan –yoksa 5 ay mı demeliyiz- Gabita, bir an önce karnındakinden kurtulmak zorundadır. Kürtajın yasak olduğu Çavuşesku yönetiminin demir yumruğuyla yönetilen bir ülkede tahmin edileceği üzere bu hiç de kolay olmaz. Mungiu, zaten oldukça zor olacağını tahmin ettiğimiz bu süreçte biz seyircileri daha da germeyi amaç edinir. Kimi zaman ortam sesleriyle kimi zaman hikâye açısından aslında hiçbir işlevi olmayan bir obje ile gerilimin boyutunu sürekli arttırır. Seyirci olarak her an bir aksiliğin olacağına öylesine bizleri alıştır ki Mungiu, finaldeki sükûnet hiç tahmin edilemeyecek kadar şaşırtır. Tüm film boyunca bir şekilde hem devlet tarafından konulan yasağı delmeye çalışan kadınların yolculuğuna hem de bir şekilde haşır neşir olduğumuz üst-orta sınıfın içinde bulunduğu zavallı duruma da tanık olurken Romanya’nın buz gibi havası, soluk renkli dünyası daha da içimizi karartır. Genelde kapalı mekânlarda geçen film, sabit ve milimetrik ayarlanan kamerasıyla, müziksiz tonuyla, az ama çarpıcı diyaloglarıyla baş döndürür.

Tüm bu meziyetlerinin yanında sinema tarihinin en unutulmaz final sahnelerinden de birine sahip olan filmde, karşılıklı oturan iki kadının bir devri arkalarında bırakarak –gerçekten arkada bırakmak mümkün mü?- önlerine koyulan, bir nevi alternatifi olmadığı için yemek zorunda bırakılan et yemeğini yemeyerek bir alternatif aramaları muhteşem değil de nedir?