06.04.2018

Yönetmen Koltuğu: Ingmar Bergman

1) Smultronstället / Yaban Çilekleri (1957)

“İnsanlarla olan ilişkilerimizde, temelde onların karakter ve davranışlarını tartışır ve değerlendiririz. İşte bu yüzden, bu sözde ilişkilerin tümünden kendimi geri çektim. Bu benim yaşlılık günlerimi daha da yalnız kıldı. Hayatım çalışmakla geçti ve buna müteşekkirim. (Hayatım) Ekmek ve tereyağı için yorulmadan çalışmakla başladı ve bilim aşkıyla sona erdi.”

Yalnız bir adamın neden böyle olmayı seçtiğini özetleyen sözleriyle başlar Smultronstället. Hayatından memnun bir şekilde günlerini geçirdiğini düşüneceğimiz Isak (Victor Sjöström), gördüğü rüyadan uyandıktan sonra bazı şeyleri sorgulamaya, geçmişe tekrardan bir göz gezdirmeye karar verir. Rüyasında –sinema tarihinin unutulmaz rüya sahnelerinden biridir- ölümün ona çok yakın olduğunu anlayan Isak, kendisine verilecek olan fahri doktora unvanını almak için yola yalnız ve erken çıkarak geçmişiyle yüzleşmeye karar verir. Fakat bu yolculukta ona kendi ile yüzleşmesine, geçmişi daha ayrıntılı muhakeme etmesine yardımcı olacak kişiler eşlik ederler: gelini ve yolda karşılaşılan üç genç.

Cevaplanmayan Sorular…

Isak, gelini sayesinde ne kadar bencil, aksi, egoist biri olduğunun, diğer üç genç sayesinde de neden yaşamak istediği hayata değil de mutsuz bir hayata sahip olduğunu işaret eden detayları görür. Aynı zamanda Bergman’ın çoğu filminde olduğu gibi Tanrı, varoluş gibi konuların uzun uzun tartışılması da Isak’ın yaşadığı varoluş sorunlarına perde aralar. Tanrı var mı yok mu? Bu dünyadaki amacımız nedir? Neden yüzlerimize taktığımız maskelerle yaşamayı tercih ederiz? Modern insan gerçekten her şeyi bilmekte mi artık? Yoksa insanlık sadece kendini mi kandırıyor? Gibi birçok sorunun sorulduğu, derin felsefik tartışmaların başlatılıp hiçbirinin de Bergman tarafından cevaplanmadığı bir film Smultronstället. Zira Bergman’ın amacı bu soruları cevaplamak değil sadece sormak. Kendisi de tüm hayatı boyunca filmleri vasıtasıyla bu soruları sormuştur çünkü. Bergman’ın sormaktan vazgeçmeyeceği, Sara karakterine söylettiği şu tirattan anlaşılır zaten: “O kadar çok şey biliyorsun ama aslında hiçbir şey bilmiyorsun.”

Geçmiş, şimdi ve rüya sahnelerinin iç içe geçtiği, zaman algısının iyice bulanıklaştığı bu film, aslında bir günlük bir süreyi bile kapsamaz. Gece gördüğü rüyadan uyanan ve tekrar gece gördüğü rüya ile son bulan filmin özellikle rüya sahneleri ile akıllardan çıkmayacağı muhakkak. Sürreal bir boyut kazanan rüya sahnelerinin filme ayrı bir doku kazandırdığı söylenebilir hiç kuşkusuz. Rüyalar ile bilinçdışı, geçmiş ile bilinç ve şimdiki zaman ile ise modern insan irdelenir.