06.04.2018

Yönetmen Koltuğu: Ingmar Bergman

2)Det sjunde inseglet / Yedinci Mühür (1958)

Bergman’ın İkinci Dünya Savaşı’nın hâlâ etkisi altındaki bir atmosferde çektiği Det sjunde inseglet, ortaçağ dönemine götürüyor bizleri. Bu kez insanlığın baş belası olan felaketler Haçlı Seferleri ve veba. Her dönem olduğu gibi insanlık birbirini katledecek bahaneler bulma konusunda sıkıntı yaşamıyordur. Başkarakterimiz ise yaşamı, Tanrı’nın varlığını sorgulayan kısacası varoluş bunalımında olan bir şövalye. Antonius Block(Max von Sydow), haçlı seferlerinden silahtarıyla birlikte yeni dönmüştür. Fakat ne için savaştığını, ne için yaşadığını ve ölümden sonra onu neyin beklediğini bilemez. Büyük bir bilinmezlik içerisinde varoluş sancılarına tutulmuştur.

Silahtarı ise efendisinin çektiği sıkıntıları hiç yaşamamış, kararını çoktan vermiştir: Jöns, ölümden sonra hiçbir şeyin olmadığı biliciyle yaşamı tasasız bir şekilde yaşar. Bir de Block ile Jöns’ün yollarının kesişeceği çekirdek aile vardır. Onlar ise mutlak bir şekilde, sorgulamadan inanmayı seçmişlerdir. Filmdeki en mutlu insanlar da Jof, Mia ve bebekleridir.  Bu farklı temsiller sayesinde kimi zaman Tanrı’nın varlığı yüksek sesle, defalarca sorgulanırken kimi zaman zaten hiç olmadığı dile getirilir. Fakat tüm bunların yanında gönül gözüyle Meryem’i, İsa’yı, Azrail’i görebilen ve sonsuz bir bağlılıkla inanan Jof’un varlığının filmdeki rolü azımsanamaz.

Varoluş Sancıları…

Bergman, aslında bu filmi tamamen kendi sorularını dillendirmek, kendi sancılarına derman aramak için yapar. Zira Bergman’ın temsilinin filmdeki başkarakter Antonius Block olduğu su götürmez bir gerçek. Dindar bir ailede büyüyen ama her daim sorgulamaktan vazgeçmeyen Bergman’ın ne büyük bir paradoks içinde yaşadığı ise görülmeyecek gibi değil. İnançlı olan Jof’u ve ailesini ne kadar mutlu çizdiği ve onları kendisiyle birlikte ölümün pençesine bırakmaktan kurtardığı gözlerden kaçmamalı. Bergman, sorgulamak gibi bir derdin bile içine asla düşmeyen insanların ne kadar huzurlu olduğunu dile getiriyor. Zaten insanlığın büyük bir kısmının inançlı olmasının da sebebi bu değil midir? Kolay olan inanmayı seçmek olduğu için, sorgulamanın büyük bir sancının da tetikleyicisi olduğunu bildikleri için inanırlar değil mi?

Her ne kadar Tanrı ile Şeytan’ı tasvir etmekten kaçınıp – aslında onların var olup olmadığından emin olmadığı için- Azrail’i fazlasıyla da sade bir şekilde karşımıza çıkarır –ölümün ise olduğu bir gerçek- Bergman. Ölüm ile oynanılan satranç oyunu ise zekâ ile yapılan dövüşün en manalı temsili olur. Bergman’ın yine yüzlere yakından odaklanmaktan kendini alamadığı, metaforlara sık sık başvurduğu, sürekli seyirciye sorular sormayı amaçladığı bu filmde yine hiçbir soruyu kendisinin yanıtlamadığını da unutmayalım. Bergman, heybesini açık tutan seyirciye taşıyacağından fazla soru yükler. Öyle ki ister ki onun yaşadığı sıkıntılara biz de gark olalım. Biz de sormaktan, düşünmekten vazgeçmeyelim ister. Bergman’ın belki de kendisini seyirciye en çok açtığı, acısını paylaştığı filmidir Det sjunde inseglet.