06.04.2018

Yönetmen Koltuğu: Ingmar Bergman

4)Tystnaden / Sessizlik (1963)

Bergman’ın Tanrı’nın Sessizliği Üçlemesi’nin (Oda Üçlemesi) son filmi olan Tystnaden, filmografisinin devamında karşımıza yine çıkacak kadınlar arasındaki çekişme üzerinden temelleniyor. Persona, Güz Sonatı ve Çığlıklar Ve Fısıltılar’ın öncülü olarak görebiliriz bu filmi. Tıpkı Çığlıklar ve Fısıltılar filminde olduğu gibi birbirinden tamamen farklı kız kardeşler vardır karşımızda.

Biri entelektüel, kalemi güçlü, kuralcı bir kadınken diğeri belki de sırf ablasının aksini ortaya çıkarmak istediği için daha savruk, dışa dönük, obur ve kendini bedeni üzerinden ifade eden bir yapıya sahiptir. Bir de bu iki farklı ve aralarında bitmek bilmez sessiz bir çatışmanın vuku bulduğu iki kadın arasında katalizör görevi gören çocuk… Çocuğun konumu burada oldukça önemli. Filmlerinde çocuk oyuncu kullanmaktan çok da hazmetmeyen Bergman, bu filmde çocuğun omuzlarına fazlaca yük bindirmekten hiç kuşku duymaz. Açıkçası çocuk da bu yükü başarıyla taşımayı bilir. İki farklı kadını da seven, anlayan ve aradaki sertliği yumuşatan bir konumu var çocuğun.

Sessizlikle Yükselen Tedirginlik

Fakat Bergman’ın bu filmde yaptığı en önemli hamle bu üç karakteri dillerini bile bilmedikleri yabancı bir ülkede bir otelde konaklatmak zorunda bırakması. Hasta olan büyük kız kardeşin tren yolculuğunu kaldıramayacağı anlaşılınca yolculuğa bir süre ara verilerek bir otele yerleşilir. Genelde pencereden izlediğimiz sokaklarda gördüğümüz tanklardan anlaşılacağı üzere bir savaşın içinde bu ülke. Bergman iki kardeş arasındaki gerilimi bir de dışarıda süre giden savaşın da rahatsız ediciliğini ekleyerek tedirginliği arttırıyor.

Genelde sessizliğin hüküm sürdüğü iki kadın arasındaki birkaç diyaloglu sahne ise tansiyonu oldukça yüksek bir seyir izliyor. Birbirleriyle iletişime geçtiklerinde eteğindeki bütün taşları döken Anna’ya (Gunnel Lindblom) karşın Ester (Ingrid Thulin) yine sessiz kalmayı tercih eder. Yalnız bir araya geldiklerinde bir türlü diyalog başlatamayan bu kadınların dillerini anlamayan yabancı bir erkeğin yanında hayatlarıyla ilgili her şeyi konuşmaları önemli. Bu erkeği kaybettikleri babalarının yerine koydukları düşünülebilir. Anna’nın bu sahnede adamdan şefkat beklemesi bu varsayımı destekliyor çünkü. Anna’nın adeta sinir krizi geçirdiği, böylece yükselen bir oyunculuğun perdede vuku bulduğu bu sahne filmin zirve yaptığı anlardandır.