06.04.2018

Yönetmen Koltuğu: Ingmar Bergman

7) Viskningar och rop / Çığlıklar ve Fısıltılar (1972)

Bergman bu kez yine tek mekânda geçen bir filme imza atar fakat aynı evin içerisine iki ya da üç değil tam dört tane kadın koyar. Her biri birbirinden farklı olan yönleriyle ve her biri geçmişteki sırlarıyla bulunan bu kadınlar adeta fısıltıların çığlıklara dönüşmesine, ölülerin dirilmesine sebep olacak kadar yüksek bir enerji yaratırlar. Üstelik Bergman ilk kez karakterleri dışında bir şeyi daha filmde baskın bir yere oturtur: Kırmızı…

Bergman’ın renkli filmlerinde kırmızıya ne kadar çok yer verdiğini bilsek de bu filmde adeta filmi sarıp sarmalayan, kuşatan, kutsayan bir şeye dönüşür kırmızı. Buna asla bir arka fon deyip geçemeyiz. Kırmızı o evdeki kadınların ruhunu temsil eder. Zira Bergman, bu konudaki görüşünü kendi ağzından dile getirmiştir. Bu nedenle başka bir varsayımda bulunmaya lüzum yoktur. Zaten tüm kadınları bir odada karşımıza çıkardığı sahnelerde evin duvarlarının, perdelerin kıpkırmızı görüntüsünün önünde bembeyaz giyinmiş dört kadının canlı bedenleriyle değil de ruhlarıyla evde var oldukları söylenir bir nevi. Filmin sonunda yas nedeniyle siyahlara bürünen kadınlar ise ruhun bile kömürleştiğinin göstergesi olabilir pekâlâ.

Sevmeyi Bilmek…

Bergman filmografisinde hep olageldiği gibi bu evdeki dört kadının da birbirinden pek hazmetmediği su götürmez bir gerçek. Burada üç kız kardeşten hasta olanın kardeşlerini ve Anna’yı (Kari Sylwan), hizmetçi Anna’nın ise Agnes’i (Harriet Andersson) gerçekten sevdiği anlaşılıyor. Fakat Marie (Liv Ullmann) ile Karin’in (Ingrid Thulin) kimseyi sevmediği, sevemediği apaçık ortada. Oysa Agnes’den dinlediğimiz kadarıyla çocukluk döneminde anneden ilgi görmeyen, ötelenen, görmezden gelinen de Agnes’dir. Agens’in çocukluk dönemi aktarımlarının yanında Karin ile Marie’nin daha yakın dönem geçmişlerine flashback ile gideriz. Ve her iki kadının da evliliklerinde mutsuz oldukları gözlemlenir. Bu mutsuzluklarını hem kendilerine hem de karşılarındaki adamlara karşı yansıtmaktan geri durmayan iki kadın, tıpkı kocalarına göstermedikleri sevgilerini kız kardeşlerine de göstermezler. Çünkü sevmeyi zaten bilmezler.

Anna ise yakın zamanda çocuğunu kaybetmiş yarılı bir anne, Agnes ise hayranı olduğu annesi de dâhil olmak üzere kimse tarafından sevilmemiş bir kadındır. Biri anne sevgisine diğeri de çocuk sevgisine hasret iki kadın… Bu nedenle de kardeşler arasında yaşanmayan sevgi bu ikili arasında yaşanır. Agnes’in yanına uzanıp onu öpüp, koklayan da göğsüne yatırıp uyutan da Anna’dır. Tıpkı Sessizlik’te olduğu gibi kız kardeşlerin birbirine faydası olmaz. Bazen bir yabancı kardeşten çok daha fazlasını yapar. Sessizlik’te Ester’in kardeşinden göremediği ilginin kat be kat fazlasını aynı dili bile konuşmadığı otel görevlisinden görmesi hatırlanacaktır.