14.07.2018

Yönetmen Koltuğu: Michael Mann

Konuk yazar: Yavuz ABUT

Erkeğin ağıdı

Hollywood’un ana akım yönetmenlerinden biri olan Michael Mann filmlerinde suç işleme, zalim dünya, kaybolmuşluk, tükenmişlik, yabancılaşma, depresyon ve sanayi devrimi sonrasında yitip giden erkek bireyin bitmek bilmeyen ıstıraplarına kadar uzanan tek tipçi bir anlatı modeli hâkimdir. Birçok öykünün alt metninde “erkeğin ağıdı” yer almaktadır ve neresinden bakılırsa bakılsın her hikâyenin maskülen bir yapıda kendine özgü dramatik bir altyapısı bulunmaktadır. Bu alt metinler kusursuz bir postmodern yönetmen olan Mann’ı, dünyayı anlama biçimi ve karakter yaratma konusunda meslektaşlarından apayrı bir yere koymaktadır. Bugüne kadar, beş televizyon filmi ve sadece onbir filme imza atan yönetmenin, meslektaşı Terrence Malick gibi cimri davranmasını bu mükemmeliyetçi tavra bağlamak yanlış olmaz. Malick kendini dağa, taşa, ormana kapatıp ruhlar âleminde bir iki yolculuk yaptıktan yıllar sonra şehre iniyor, son derece zor, felsefik filmlere imza atıyordu. Aynı mükemmeliyetçilikte Mann -kendini ana akım Amerikan sinemasının bir parçası olarak görmeyen gizemli Malick’ten farklı olarak- önemli film yıldızlarıyla düzenli olarak işbirliği yapıyor, nispeten büyük bütçelerle çalışıyor ve filmlerini geniş bir kitleye yönlendirmeyi hedefliyordu: Kameranı uzak bir plana sabitle, pahalı jönlerden, abartılı ışıklandırılmış pastel renklerden deniz manzaralı yıldızlardan karizmatik bir dünya kur ve izlemeye başla… Lynch ve Tarantino dolaylı diyaloglar ve indirekt karakterlere imza atarken, Mann’in dünyasında Packinpach veya Eastwood’unkine benzer düz ve aleni hikâyeler bulunuyordu. Parçalanmış ailelerde hayatta kalma çabası, gösterişli yapılar içerisinde bir kenara itilen kadın ve çocuklar, anti depresan ilaçlar, teknolojik refah, burjuva ve kapitalizm, mutlak yalnızlık, kısaca yenidünya sisteminin parçaları…

60’lı yıllarda Londra Film Okulu’ndan mezun olan Mann’ın gerçek bir film ile ilk karşılaşması belgesel türle olmuş, Manhunter ile uluslararası tanınırlığa ulaşması yaklaşık yirmi yıl sonra gerçekleşmiş ve zamanla Crime Story, Miami Vice gibi gözde televizyon şovlarında yer alarak kendisine saygın bir yer edinmişti. Özellikle 80’lerde bir kült olan ve daha sonraları da filmi yapılacak olan Miami Vice dizisiyle, postmodern “mafya” erkeklerinin ağıtlarını perdeye yansıtmaya başlamıştı. Heat gerçek bir sinema şölenine dönüşmeden önce Mann, mütevazı bir televizyon filmi olarak bilinen ‘”LA Takedown”a imza atmıştı. Bu düşük bütçeli hikâyeden memnun kaldıktan sonra perdede başarısız olacak olan bu projeyi, Brando’nun evlatları Pacino ve De Niro’dan oluşan bir atölye çalışmasına dönüştürecek, popülist bir suç destanı olan Heat olarak tekrar yaratacaktı. Mann, teknolojiyi benimsemekte de hızlı bir tavır sergilemiş, Hollywood ailesinde belki de ilk defa High Definition dijital video formatını (HD Thompson Viper kamera ile) “Collateral”, “Miami Vice” ve “Public Enemies”de deneyimleyerek özellikle gece çekimlerinde berraklık ve gerçeklik konusunda estetik olasılıkların artırılabileceğini göstermişti.

Mann filmlerinin izinde…

Yapısal olarak hikâyelere bakıldığında ise çoğunlukla, olaylar karşısında darmadağın olmuş, son derece mutsuz, ellerinden neredeyse hiçbir şey gelmeyen başkahramanın karşısında otoritenin başarılı olduğu bir imgeleme yer almaktadır ve burada anlatılan tez ve anti-tez genellikle aynı kadrajda yer alır. Finale doğru kasvetli bir dağılma, ayrıklaşma modeli vardır. Mimariye hiçbir zaman kayıtsız kalamayan Mann’in postmodern bu “çıkmaz sokak” anlayışı özenle betimlenmiş depresif karakterleri ile teker teker gün yüzüne çıkar. Örneğin “Manhunter”da Will’in neredeyse yok olup gitmesi, “Thief”de burjuvanın varlığı ve ceza sisteminin barbarlığı ile iki sistemin neredeyse aynı kaynaktan beslenmesi, “Heat”in finalindeki dağılma hissi ve bir erkeğin yası, “Collateral”de fark edilmek istenmeyen ölüm, “Insider”da sosyal devlet kurumlarının reddedilmesi… Kısaca Mann’in yapıtlarında mücadelelerin tümünü kuşatan distopik bir dünyada her tarafa yayılan soluk alamama hissi, bağımsızlık için son bir arzu, her zerresiyle tattırılır seyirciye… Bu yolculuğa The Kronos Quartet, Tangerine Dream, Moby, The Reds gibi müzisyenlerin klostrofobik melodileri işitsel bir bağlantı oluşturur. Buz gibi soğuk veya güzü anımsatan bir etki uyandırması amacıyla sık sık yoğun mavi (genellikle Pasifik) arka plan ya da kahverengi tonlara yedirilen fotoğraf çerçeveleri, ışıklar şehri Los Angeles, mavi filtre, uzun palmiyeler Mann’in sevdiği bu hiper-yabancılaşma betimlemelerine örnek olarak verilebilir.

Son tahlilde Mann’in filmlerinde kadınları tamamlayıcı veya genellikle sistem bozucular olarak göstermeyi tercih ettiğini, genellikle tek kelimelik film isimlerini kullanmayı sevdiğini, banliyö, havaalanı veya metroda olası bir yakın dövüşte hızlı silah çekebilen, Freud okuyan, bilgi birikimi yüksek olan esas oğlanın ise hikâyenin büyük bir çoğunluğunda kuravese takım elbise veya kirli gabardin üstüne kırlangıç yaka ceket giymesinin mecburi olduğunu belirtelim.

Sözü fazla uzatmadan ustanın beş önemli filmine hızlıca göz atalım: