05.07.2017

Yönetmen Koltuğu: Paul Thomas Anderson

Genç Yaşta Kazanılan Bir Başarı

1970 doğumlu Paul Thomas Anderson, Amerikan sinemasının en şahsına münhasır ve en başarılı isimlerinden biridir. Henüz filmografisini oluşturan yedi filmle bu başarıya imza atmak kuşkusuz kıskanılası bir durumdur. Amerika’nın en önemli ustalarının yolundan yürüyen, fakat asla bir taklitçi olmayıp, kendine özgü sinemasını geliştiren Anderson en çok Robert Altman’ı kendine örnek almıştır. Zaten Anderson’un kendini sinema konusunda geliştirmesi de herhangi bir okulda eğitim görerek değil ustaları izleyerek, dinleyerek, takip ederek olmuştur. Yirminci yüzyılın sonunda ve yirmi birinci yüzyılda,  Amerikan sinemasına damga vuran Anderson, Coen Kardeşler, Terrence Malick gibi isimlerin arasında kendine büyük bir yer bulmuştur.

Daha çok olay odaklı ilk filmi Hard Eight’den (Sydney) oldukça takip edilmesi, anlaşılması güç olan, deneysel bir tarzda hayat bulan son filmi Inherent Vice’a kadar olan süreçte adeta destan yazmıştır Anderson. Her ne kadar Sydney’i oldukça sıradan, Inherent Vice’i ise fazla deneysel bir film olarak kabul etsek de bu iki film arasındaki sürecin başarısında da bu filmlerin katkısı olduğunu yadsıyamayız. Her biri birbirinden başarılı olan Boogie Nights, Magnolia, There Will Be Blood, Punch-Drunk Love ve The Master ise Anderson’un başarısının kanlı canlı kanıtlarıdır. Özellikle Boogie Nights ve Magnolia’da başardığı birden çok karaktere aynı anda odaklanan, kesişen hayatların hikâyeleri henüz ikinci ve üçüncü filmini çeken yirmili yaşlarda bir yönetmenden beklenmeyecek hamlelerdir. Kendisine Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran alışılmadık, nevi şahsına münhasır aşk filmi Punch-Drunk Love ve Amerika’nın yükselişine, yapısına alt metninde odaklandığı There Will Be Blood ile The Master onun artık zirvedeki gezintileridir.

Hedefte Hep Amerika Olan Bir Sinema

Birçok yönetmenin bir ya da birkaç oyuncuya takıntılı olma halini bir adım daha öteye taşıyan Anderson, tam anlamıyla kendine bir ekip kurmuş ve neredeyse filmografisini hep bu ekip ile devam ettirmiştir. Özellikle Philip Seymour Hoffman başta olmak üzere William H. Macy, Philip Baker Hall, Julianne Moore, Joaquin Phoenix, Burt Reynolds gibi isimler vazgeçemediklerinden olmuştur. Böylesine başarılı ve kendisine sadık oyuncuları arkasına alan Anderson, elbette bu oyuncuları yönetme konusunda ve onlar tarafından hayat bulacak karakteleri yaratma konusunda çok başarılı olmuştur her daim. Adeta o oyuncular için biçilmiş kaftan olan karakterler (özellikle Daniel Day-Lewis ile hayat bulan Daniel, Philip Seymour Hoffman ile hayat bulan Lancaster,  Joaquin Phoenix tarafından ete kemiğe bürünen Freddie ve Adam Sandler ile Barry) her birimizin hayatından çıkmamacasına yer etmiştir benliğimize.

Anderson böylesine oyuncular ve karakterler etrafında ördüğü hikâyelerinde hep erkek kahramanları tercih etmiş, temel meselesi olarak da baba-oğul mevzusunu benimsemiştir. Neredeyse her filminde sorunlu baba-oğul ya da birbirini baba-oğul belleyen karakter temsilleri vardır. Açıkçası her yönetmenin kafasını taktığı bir mevzu varsa Anderson’unki de budur. Lakin elbette Anderson, bu mevzuyu filmlerinde sadece bir araç olarak görmüş asıl meselelerini Amerikan toplum yapısına odaklanmış, Amerika’nın farklı dönemlerde nasıl yollardan geçtiği, nasıl bir yükseliş ya da politikalar izlediğini alt metninde incelemiştir. Kimi zaman din ve kapitalizm üzerinden kimi zaman tarikat kimi zaman porno sektörü kimi zaman da tesadüfler üzerinde inşa atiği yapımlarında hep hedefte Amerika vardır.

Arızalı Adamların Yaratıcısı

Kendi ülkesine eleştirmekten, irdelemekten asla çekinmeyen, bu gözü pek sinemacı Anderson, filmlerinin hepsine imtina ile döşediği alt metinlerini, kendi kaleminden çıkan senaryolarla işlemiş ve gelmiş geçmiş en iyi hikâye anlatıcılardan biri olmayı hak etmiştir. Bu güçlü anlatım ustalığını teknik becerisiyle yoğurarak ender bulunan bir yetenek olan Anderson, hızlı kurgu, geniş açı çekimler, hareketli kamera, uzun plan sekanslar gibi oldukça zor tekniklerin altından başarıyla kalmış bir isimdir.

Arızalı adamları perdeye taşımakta, birçok karakteri aynı potada buluşturup, sunmakta üstüne olmayan, maharetlerini saymakla bitiremeyeceğimiz yönetmenin yaptığı en önemli hamle ise filmleri boyunca hiç susmayacak müziklerin mimarı olarak yanına Radiohead üyesi Johnny Greenwood’u alması olsa gerek. Hem başarılı müzisyenler, hem de başarılı oyuncular yönünden şansı bol olan Anderson’u ilk ve son filmi arasında kalan beş filmiyle daha yakından tanıyalım;