29.11.2017

Yönetmen Koltuğu: Robert Bresson

Yalnız Şövalye

Fransa sinemasının en önemli temsilcisi olan Robert Bresson, hiçbir akıma, topluluğa ait olmayan özgün sineması ve düşünceleriyle herkesten ayrı bir noktada durur. Sinematograf Üzerine Notlar’ında adeta kendi manifestosunu kaleme alan Bresson’un, filmlerini daha doğrusu onun deyimiyle sinematografilerini nasıl yarattığını da anlamış oluruz. Tiyatronun zaten yapılan bir şey olduğunu kamerayla çekilip perdeye yansıtılanın tiyatrodan nemalanmamasını, ondan çok daha farklı olması gerektiğini düşünür o.

“Tiyatroyla sinematograf arasında ikisinin de mahvına yol açmayacak bir birleşme mümkün değildir.”

Bu sözlerle de düşüncesini en net haliyle dile getiren Bresson, tiyatrodan beslenenin adına sinema, kendisinin yaptığını ise sinematograf olarak isimlendirir.

Sinema ile sinematograf arasındaki en önemli ayrımını ise oyunculuklar konusunda yapar. Yine karakterlerine hayat verenlere oyuncu değil model denilmesini uygun görür. Zira oyuncunun jest ve mimikleri ile seyirciye duygularını fazlasıyla yansıtan, ona ne düşünmesi gerektiğini salık veren kişi olduğunu ve bunun ancak tiyatroda kabul edilebilir olduğunu söyler. Sinematograf ise bunun tam tersini yapmalıdır.

“Oyuncuların güvenine karşı ne olduklarını bilmeyen modellerin çekiciliğini koy” diyen Bresson’un ne hissettiğini ne düşündüğünü kestiremediğimiz modellerinin cazibesini bilen izleyiciler olarak ona hak vermemek elde değil.

Ellerin Anlatıcısı

Jest ve mimiklerden bile kaçınan Bresson’un duyguları şaha kaldıran müzik kullanımıyla arasındaki mesafeyi tahmin etmemek mümkün değil. Au hasard Balthazar’daki Schubert’in piano sonatını enfes bir şekilde kullanması dışında belirgin bir müzik kullanımına başvurmayan Bresson, sesin diline ise çok önem vermiştir. Çoğu zaman anlatıcı olarak görüntülerden çok seslere başvurarak, sesin anlatımdaki gücünü ustalıkla sergiler. Din kurumunun varlığını çan sesleri, idamı silah sesleri ile hiç göstermeden vermeyi tercih eden Bresson, zaten notlarında da dile getirir bunu.

“Eğer bir ses, bir görüntünün yerini tutabiliyorsa, görüntüyü ya tümüyle ortadan kaldır ya da etkisizleştir. Kulak daha çok içeriye doğru işler, göz ise dışarıya doğru.” diyerek mükemmel bir şekilde özetler bu durumu. Aynı zamanda çoğu zaman ortam seslerini gereğinden fazla duymamızın nedeni de bu cümlelerde saklıdır.

Filmlerinde sadece oyunculuklarda, kurguda ve müzik kullanımında değil aynı zamanda kamera hareketlerinde de fazlasıyla tutumlu davranan Bresson, kamera açılarında da genel geçer klasik sinemanın alışkanlıklarını elinin tersiyle iter. Kimi zaman vücudun sadece bir kısmını perdeye yansıtırken kimi zaman ise sadece ayaklara ya da ellere odaklanır. Özellikle “eller” Bresson sinemasında çok önemli. Zira sesleri nasıl bir anlatıcı olarak kullanıyorsa ellere de bir o kadar misyon yükler. Her filminde çokça karşımıza çıkan ellerin tüm görüntünün hakimi olması Bresson sinemasını tanıyanlar için fazlasıyla alışılagelmiş bir durumdur. Bresson’un eller konusundaki takıntısının daha iyi görülebilmesi için aşağıdaki videonun oldukça açıklayıcı olacağını düşünmekteyim.

Hakikat Arayışı…

Sadece bir yönetmen değil aynı zamanda büyük bir düşünür olarak da tanımlayabileceğimiz Bresson’u birçok yönden Andrey Tarkovski ile benzeştirmek oldukça mümkün. Zira ikisinin sinemasında da hakikati arayış vardır. Hakikat ve anlam arayışına, tüm yönetmenlik kariyerini adayan Bresson’un en büyük meziyeti ise bu arayışında süsten, gösterişten uzak kalarak minimalist sinemanın en üstün örneğini ortaya koyması takdire şayan bir durum değil de nedir?