18.08.2017

Yönetmen Koltuğu: Roman Polanski

Yasalar ve Ahlak mı yoksa Yetenek mi?

Hukukun temel argümanları oluşturulduğundan beri süregelen bir tartışma… Büyük yeteneklerin bazı kusurları (suçları) görmezden gelinmeli mi yoksa toplumdaki diğer bireylerle eşit bir şekilde mi gözden geçirilmeli? Roman Polanski‘nin sadece kişisel hayatını değil, sinema kariyerini de belirleyen, önemli sorulardan biri bu soru. Sorulduğunda akla gelen ilk ismi belki de.

Kariyeri, büyük başarılar, büyük ödüller, muazzam filmler şeklinde geçen Roman Polanski‘nin, sinema kariyeri ne kadar başarılı ise kişisel yaşamı o kadar tartışmaya açık. Son dönemlerde kendisi hakkında açılan üçüncü taciz davası ile birçok kesimin tepkisini, yeniden, üzerine çeken Polanski, yaklaşık 30 yıldır süren kaçak hayatı, gidemediği Oscar töreninden aldığı ödülleri, sinemanın başyapıtları arasında gösterilen filmleri ve bu kaçak hayatını (Fransa kendisini teslim etmeyi reddettiği için, yaşamına bir Fransız vatandaşı olarak Fransa’da sürdürüyor.

Dünyanın birçok ülkesine de seyahat edebiliyor.)başlatan, şu anda üçüncüsü açılan, taciz davaları ile biliniyor. Bu süreçte birçok kişi karşısında durdu, yapılanın çifte standart olduğunu söyledi. Sinemanın güç sahipleri ise Polanski’ye kollarını açtı. İsviçre de yakalanıp, tutuklu kaldığı kısa zamanda ise Polanski’nin yanında yer alanlar, kendilerini iyice belli etti. Büyük yeteneklerin bazı yasaların ve hukukun üstünde sayılması gerektiğini, doğrudan söyleyenler bile oldu.

Sinemada Çabucak Rüştünü İspatlar

Bu noktada, konudan biraz sapalım ve şahane bir Robert Bresson filmini analım; Pickpocket. (1959) Pickpocket filminin temelde işlediği konu bu, çok kısa bir süreliğine, başrolümüz ile polis memuru arasında geçen bir konuşmada iyice belli edilmiş ve masaya yatırılmıştı bu soru. Başrolümüz, büyük yeteneklerin, toplumu ileriye taşıyabilecek olanların, yasalar önünde ayrıcalıklı bulunmasını savunuyordu. Bresson, baş karakterinin kendi içinde yaşadığı git-gele ek olarak, tartışmaya açtığı bu soruyu, filmin içinde şöyle cevaplamıştı, “insanlığı bir adım bile olsa ileriye taşıyacak olanlar, yankesiciler değildir, en iyileri bile olsa.” Bir yan karakterin ağzından duyduğumuz bu cümleye, finalde başrol de katılıyor ve Bresson, bu kadim kavgadaki tarafını belli ediyordu.

Bundan tam sen seksen dört (84) yıl önce, böyle bir gün de (18 Ağustos) dünyaya gelen Polanski, Polonyalı bir Yahudi ile bir Rus göçmeninin oğludur. Anne ve babası Auschwitz toplama kampına gönderilen ve annesini bu kamplarda kaybeden Polanski, babasının toplama kampından sağ çıkması ile, yoluna devam eder. Savaş süresince Almanlardan kaçıp, kiliseye bağlı evlerde ömrünü geçiren Polanski, babasının geri dönmesiyle beraber,onun yanına döner.

Gölgede Kalan Bir Yetenek

Bu süreçte bir sinema okuluna giden ve sinemayla ilgilenen Polanski, çok kısa bir sürede rüştünü ispatlar ve hızla yükselmeye başlar. Bir tür trajedinin içinden başlayan hayatı, ikinci hayat arkadaşı Sharon Tate’in, Manson cinayetlerine kurban gitmesi ile iyice kötüye gider. Trajik bir hayata sahip olan, Polanski’nin tüm bu yeteneği ve başarısı, üç büyük taciz davasının gölgesinde kalır. Öyle ki, sinemasına hayran birçok insan bile, Polanski’ye bu mevzu hakkında ne diyeceğini bilemiyor.

Polanski sinemasından çok, skandallarla geçen kariyerini konuştuk şu ana kadar, bundan sonra ise sinemasının en başarılı duraklarına da göz atarak, Polanski sinemasını masaya yatıralım biraz. Ahlak ve yasalar mı yoksa yetenek mi? Sorusuna gelince; bu konuda her sinema izleyicisinin kendine has bir cevabı olacaktır.

Polanski sinemasına hayran olan biri olmama rağmen; ben Robert Bresson’un tarafını tutuyorum. Hiçbir yeteneğin, geçmişinde yaşadıklarının geleceğini nasıl ve ne kadar etkilediği fark etmeksizin, adalet önünde herkesle eşit değerlendirilmesi gerektiği taraftarıyım. Sürecin tamamına baktığımızda, polislerin yanlış tutumları ile de, bu noktaya kadar gelen olay, bir süre daha gündemde duracağa benziyor. Artık seksenli yaşlarının ortasına kadar gelen Polanski’nin başı, bir süre daha ağrıyacağa benziyor.