15.06.2017

Yönetmen Koltuğu: Roy Andersson

Anderson Yaşayanlar Üçlemesi ile birbirinden etkileyici üç başyapıta imza atar.

Roy Anderson aslında bir film yönetmeninden daha çok reklam filmi yönetmeni olarak adlandırılabilecek bir isim. Çektiği sayısız reklam filmi ile adeta kendine büyük bir isim yapan Anderson, çekmek istediği filmleri de bu reklam filmleri sayesinde bizlerle buluşturabilmiştir. Anderson 1970 yılında başladığı uzun metraj kurmaca film serüvenine 1975 yılında ikinci filminden sonra uzun bir ara vermiştir elde olamayan sebeplerden dolayı. İkinci filmi Giliap, ona büyük bir başarısızlık armağan edip de her şeyi batırınca Anderson’un tekrar film çekebilmek için yirmi beş yıl boyunca reklam filmi çekerek, sıkı bir çalışma sergilemesi gerekir. Lakin Anderson, bu zorlu görevden alnının akıyla çıkarak, sinemasına da yeni bir tarz benimsettiği ikinci dönemine başlar. Ve ne mutlu ki ilk filmini bile gölgede bırakacak, birbirinden etkileyici üç başyapıta imza atar.

Mekân ve zaman algısıyla özgürce oynayan bir oyunbaz.

Andersson, Yaşayanlar Üçlemesi’ndeki son üç filminde öylesine kendinden emin, ne istediğini bilen bir sinema anlayışı sergiler ki, adeta onları her daim yaşatır. Mıh gibi sabitlediği kamerasını bir kez olsun şeytana uyup da hareket ettirmediği gibi mekânlarının soğukluğundan, sadeliğinden de aynı şekilde vazgeçmemiştir. Mekân kullanımına özellikle çok önem veren Andersson, onların yaşayan birer varlık olduğunu göstermek istemiştir hep. Hatta bu istek, ona mekânlarını hareket ettirmek gibi bir hınzırlığı bile yaptırmıştır. Lakin en şaşırtıcı hamlesi aynı mekân içinde farklı zamanları bir araya getirmesi olmuştur.

Beyaza boyalı yüzlerle karakterlerini evrenselleştirmiştir.

Mekânların yaşamasını istediği kadar karakterleri karşımıza ölü gibi çıkarmıştır hep. Birçokları tarafından zombi olarak da yorumlanan yüzleri bembeyaz, şişman ve yaşlı adamların dünyası bir o kadar cansızdır. Gerçi karakterlerinin yüzlerinin beyaza boyanması, Andersson tarafından ırk, renk vs gibi ayrımları ortadan kaldırmak için yapılmıştır. Tıpkı bir pandonim sanatçısı ya da William Shakespeare tragedyasındaki oyuncular gibi olmalarını istemiştir karakterlerinin.  Bu bembeyaz yüzlü karakterlerimizin çoğu bir Avrupa insanı olarak Andersson tarafından yerden yere vurulur. Andersson, Avrupa insanının ikiyüzlülüğünü, faşist bakış açısını, sahtekârlığını öylesine naif bir şekilde ama öylesine de samimiyetle eleştirir ki…

Ölüme ve hüzne dair etkileyici masalların anlatıcısı Andersson, hiçbir zaman umudu, gülümsemeyi de insanlığın hayatından eksik etmemesi gerektiğine inanan biridir. Gülerken düşünmemizi, ağlarken öfkelenmemizi, sorgulamamızı isteyen bu müthiş adam, parça parça hikâyecikleri ile biz seyircilere adeta bitmek bilmeyen bir destan sunmuştur. Üçlemesini dörtlemeyi düşündüğünü ve şu an üzerinde çalıştığını ifade eden Andersson’u filmografisinin tüm uzun metrajlarıyla konuşmaya ne dersiniz?