14.05.2018

Yönetmen Koltuğu: Tayfun Pirselimoğlu

Seyirciyi Zorlu Yolculuklara Çıkaran Bir Sinemanın Mimarı

Sadece beş filmlik bir filmografi ile yerli sinemaya damgasını vurmuş, en önemli yönetmenlerden biridir Tayfun Pirselimoğlu. Yurtdışında resim ve gravür eğitimi alan Pirselimoğlu, birçok sergi açmış, romanlar, hikâye kitapları ve senaryolar yazmış bir isim aslında. Tüm bu meziyetlerinin yanında yönetmenlik kariyerinde de hep bol ödüllü filmlere imza atan Pirselimoğlu, Yeni Türkiye Sineması’nın en önemli isimlerinden biri olmuştur. Sinemada garanti formülleri uygulamak gibi bir kolaycılığın içine girmemiş, seyirciyi rahatsız edecek, sorular sormasına neden olacak yapımlara imza atmıştır.

İlk uzun metrajında her ne kadar daha konuşkan, seyircinin daha rahat içine gireceği bir film çekmiş olsa da ikinci filminden itibaren yavaş yavaş tarzını oturtmaya başlar. Az konuşan, varoluş sancıları yaşayan karakterleri karşımıza çıkaran Pirselimoğlu, bu karakterleri alışılagelmiş olan evrenlerinden bambaşka bir yere taşımıştır üstelik. Genelde üst sınıfın bitmek bilmez doyumsuzluğu sonucu yaşadığı buhranlara, sıkıntılara birçok filmden aşinayızdır. Fakat Pirselimoğlu’nun özellikle üçlemesi ile tanıştığımız karakterleri,  alt sınıftandır. Görmek istemediğimiz ya da görmezden geldiğimiz mekânlarda yaşayan bu insanlar, Pirselimoğlu sinemasında bizleri oldukça zorlu yolculuklara çıkarırlar.

Seyirciye Sorular Sordurmayı Amaçlayan Bir Yönetmen

Böylesine alışık olmadığımız karakterlere hayat vermesi için de genelde çok da aşina olmadığımız oyuncuları tercih etmektedir Pirselimoğlu. Her ne kadar son filminde Ercan Kesal gibi göz önünde olan bir oyuncuyu tercih etse de çoğu zaman ilk defa perde ile buluşan oyuncuları kullanmıştır. İlk kez perde ile buluşan bu oyuncuların başarısı ise gerçekten inanılır gibi değildir. Pirselimoğlu, elbette sadece bu risklere girmemiş, konvansiyonel sinemanın birçok alışkanlığını elinin tersiyle itmiştir tahmin edileceği üzere. Müzik asla kullanmayan Pirselimoğlu, filmlerinin çoğuna tv sesini fon müziği olarak kullanmıştır adeta. Neredeyse hiç susmayan aptal kutusunun sesi, izlediğimiz amaçsız hayatları nasıl etkisi altına aldığının ispatıdır aslında.

Tüm bu sebepler nedeniyle seyircinin filme yabancılaşmasına neden olan Pirselimoğlu, az konuşan ve asla anlayamayacağımız davranışlarıyla karakterleri üzerinden de bu yabancılaşmayı destekler. Asla bakılan olmayan hep bakan karakterleriyle bize, kimi zaman İstanbul’un varoşlarını, otobanlarını kimi zamanda en işlek caddelerini izlettiren yönetmenimiz, bir kez bile ışıl ışıl bir güne, güneşli bir sabaha izin vermez. Hep kış mevsimi, hep yağmur, sis düşer bahtımıza. Yönetmenin yaratmak istediği kasvetli havaya fazlasıyla katkı sağlayan bu havalar, ışık kullanımı ile daha da desteklenir. Pirselimoğlu’nun biz seyircileri zorlamak amacıyla yaptığı bu bilinçli tercihlerle savaşıp da hikâyelerine ortak olursanız ve sordurmak istediği sorularla baş başa kalmayı becerirseniz tarifsiz bir hazinenin sizi beklediğini göreceksiniz. İsterseniz bu muhteşem hazineyi tek tek konuşmaya devam edelim.