29.05.2017

Yume To Kyôkı No Ooku

“Merhaba, Siz Çalışırken Sizi İzleyebilir miyim?”

Anime sever misiniz? Anime deyince aklınıza kimler gelir? Peki Heidi’yi hatırlar mısınız?

Evet, animeyi çok severiz. Anime deyince Japonya ve pek çok anime ustası aklımıza hemen geliverir. Evet Heidi’yi, Peter’i ve Clara’yı da hatırlarız tebessümle.

Hayao Miyazaki ve Isao Takahata, animeleriyle ve çizgi dizi serüvenleriyle daha küçük yaşlarda bizi tanıştıran; gerek hikayeleriyle gerekse karakterleriyle bizi anında büyülü dünyasına çeken iki usta yönetmen, iki yakın arkadaş.

!f İstanbul’un şaşırtıcı hikayeler, belgeseller ya da fantastik karakterlerle seyirciyi bazen eğlendirerek, bazen korkutarak ama bir o kadar da düşündürerek seyre davet ettiği bölümü “Oyun”da karşımıza çıkan “Yume To Kyôkı No Ooku (Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı)” genç kadın Japon yönetmen Mami Sunada’nın üç yıl aradan sonra izleyiciyle buluşturduğu ikinci filmi. 2011’de uzunca süre asistanlık yaptıktan sonra çektiği ilk belgesel film olan “Endingu Nôto”dan sonra epey kendini geliştirdiğini ve yol katettiğini hissettiğimiz filmde kapalı kapılar arkasında olan ve o çok sevdiğimiz hikayelere ev sahipliği yapan yapının içinde işleyen sürkülasyonu görmekle beraber, Miyazaki’nin bir film hazırlığı sürecindeki telaşına, düşüncelerine; kısacası Miyazaki’nin iç dünyasına hızlıca dalıveriyoruz.

Stüdyo Ghibli; keyifli yeşil bir bahçesi olan, dışı beyaz boyanmış ama içi bir o kadar renkli olan ve Miyazaki’nin filmlerinin aşamalarına ilmek ilmek eşlik eden bir anime stüdyosu. Her ne kadar film üç şahsa; Miyazaki, Tahakata ve ortak yapımcıları Suzuki’ye atfedilse de belgesel film çerçevede Miyazaki üzerinden resmolmakta.

Geçen sene !f 2014’te yakaladığımız “Kaze Tachinu (Rüzgar Yükseliyor)” ve bu sene !f 2015’te şu sıralar deneyimleme fırsatı yakalayacağımız “Kaguyahime No Monogatari (Prenses Kaguya Masalı)”nın Stüdyo Ghibli’deki yapım aşamasına da aslında bir yandan göz atıyoruz. “Hayır. Gözleri yan bakmamalı. Bakarsa onu kibirli gösterir. Naoko, kibirli olmamalı” gibi pek çok Miyazaki karakterleri üzerindeki yaratım anlarına, yönetmen Sunada ile birlikte sanki perdede değil de yan komşumuzun penceresinde onu röntgenliyormuşuzcasına doğal bir gerçeklikle eşlik ediyoruz. Dokunsak tepki vereceğine inandığımız Miyazaki’yi, tanımadığımız bir Miyazaki profilinden ziyaret ediyoruz. “Ben tuhaf biriyim” söylemini kendi de dile getiren, dile getirirken bir yandan da storyboardlarını renklendiren Miyazaki’nin filmleri ile ilgili ufak lakin bir hayli heyecan verici nüanslarada şahit oluyoruz. İzlerken devamlı bir keyiflenme duygusu içinde hissedeceğinizin garantisini veriyor bu belgesel.

Tadını Çıkarın!

Filmde kendinizi devamlı stüdyoda göreceğiniz, siyah beyaz bir kediyle aynı merciye konumlandırsanız iyi edersiniz. “O her yere girebilir ama Miyazaki’nin sınırları içine girmemesi gerektiğini o da biliyor”. Dört ayaklı dostumuz ile sizi ayıran temel noktada burada başlıyor işte. Siz enine boyuna ustanın mahrem saydığı noktalara daha yakınsınız. Tadını çıkarın!

İki usta yönetmenin “Seneye bu film yetişmeli” söylemini sürekli doğrudan ya da dolaylı olarak dile getirmeleri; yetmişli yaşlarında olmalarına rağmen içlerinde hiç sönmeyen bir sinema tutkusu olması, onların bu alanda bu denli başarılı sayılmasının da aslında püf noktasının neler olduğunu her fırsatta gösteriyor. Miyazaki’nin çalışma masasında asılı duran bir not ile onu çalışma masasında bir sonraki renkli dünyaları hazırlasın diye yalnız bırakarak, perdedeki edilgen konumumuzdan artık çekiliyoruz: “Merhaba, siz çalışırken sizi izleyebilir miyim?”