28.05.2017

Zero Dark Thirty

“Erkek filmleri çeken kadın yönetmen” olarak nam salan Kathryn Bigelow sinemasını 1982–2000 ve 2002–2012 olarak iki farklı dönemde incelemek gerekiyor. 1982-2000 arası dönemde tür sineması konusunda Near Dark (1987), Point Break (1991), Strange Days (1995) gibi yetkin örnekler veren Bigelow, 2002’deki K:19: The Widowmaker filminden itibaren siyasi ve milliyetçi yapısı ön planda olan filmler çekmeye başladı. 2009 yılında daha minimalist tarzda olan politik filmi The Hurt Locker ile film ve yönetmen Oscar’larına sahip oldu. Zero Dark Thirty ise Bigelow’un 2000 sonrası çektiği filmler içerisinde sinema duygusu, teknik altyapısı ve siyasi tutumu bakımından açık ara en iyi filmi.

11 Eylül saldırılarının ardından yıllardır aranan Usame Bin Ladin’in öldürülüşünü ele alan film, bunu kendisini “dişli köpek” olarak tanımlayan kadın ajan Maya (Jessica Chastain) ‘nın mücadelesi ekseninde anlatıyor. Bigelow, sonunu başından bildiğimiz bu hikayenin 2003 – 2011 arasındaki yakalama sürecine odaklanıyor ve Mark Boal’un gerçeklere ve gizli belgelere dayanan senaryosu ekseninde bir operasyon filmine dönüşüyor. Konusal bazda olmasa da kısmi olarak David Fincher’ın “Zodiac” (2007) ‘ıyla benzeştirmek mümkün filmi, çünkü ikisi de gerçek bir olaydan uyarlama. Birisi dedektif filmi konseptinde ilerlerken, diğeri CIA filmi tabanını eksen alıyor. Fakat Zero Dark Thirty’deki karakterlerin Zodiac’taki gibi derinlemesine ele alındığını söylemek mümkün değil.

Zero Dark Thirty ile ilgili yapılan eleştirilere baktığınızda “film eleştirisi” ve “ideoloji eleştirisi” olarak ikiye ayrıldığını göreceksiniz. Bunların büyük kısmı ise filmin içerisinde barındırdığı tüm başarıları görmezden gelip “İşkenceyi savunuyor, Amerika’yı yüceltiyor” türündeki cümlelerden oluşuyor. Açıkçası durumun bu noktaya gelmesi epey rahatsızlık verici. Filmde karakterlerin Usame Bin Ladin’e ulaşabilmesi için onun örgüt militanlarını konuşturma amacıyla işkence yapılıyor. Yapılan işkenceler teröristleri konuşturuyor ve sonunda adım adım gerçekleşen operasyonlar sonucunda Ladin’i yakalamayı başarıyorlar. Bu gerçek bir olay olduğundan Ladin’i yakalayış sürecinde CIA’nin söylediği gibi gerçekte kimseye işkence yapılmadığını düşünmek elbette bir ütopya. Dünyanın en büyük teröristlerinden birini yakalamak için ona aşırı derece bağlı militanlarını kolay bir şekilde konuşturamazsınız. Peki, bu noktada Bigelow işkenceyi mi savunuyor? Hayır. Kendisi de bu konuda “Ben olanı gösterdim” diyor. CIA’nin ve filmi izleyen çoğu kişinin “Asla işkence yapmadık” diye şiddetle karşı çıkmalarına rağmen Bigelow aslında Amerika’yı eleştirmiş bile oluyor. Peki, Bigelow teröristlere işkence yapmadan onları konuştursaydı, aynı eleştirmenler bu sefer gerçekleri yansıtmadığını, kahramanları sevimli hale getirmeye çalıştıklarını, olayları Amerika’nın kendi işine geldiği gibi yorumladığını iddia etmeyecekler miydi?

Çok konuşulan işkence sahnelerinin abartıldığı kadar aşırı olduğunu söylemek zor. Bir insanı konuşturmak için yapılan işkenceler arasında “yüzüne gece boyu ışık verip uyutmamak”, “son ses metal müzik açmak” ya da “waterboarding” gibi yöntemlerin olduğunu zaten biliyoruz, ki diğer işkence yöntemleri düşünüldüğünde bunlar “hafif” bile kalıyor. Bigelow zaten bu sahneleri mümkün oldukça kansız ve pornografi sınırlarında dolaşmadan yapıyor. Bu da Bigelow’un işkenceleri gösterirken yumuşatma yoluna gittiğini ve hatta yapılan çoğu işkence yöntemini de göstermediğini kanıtlıyor. Peki filmde “milliyetçi” dokunuşlar yok mu? Elbette var. Fakat bir Amerikan filminden bahsediyoruz. Elbette Amerika, Argo (2012), Lincoln (2012) ve Zero Dark Thirty gibi filmler çekecek. Fakat bunları filmlerdeki tüm yönetmenliği, teknik altyapıyı ve oyunculukları görmezden gelip “Amerika’yı övüyorlar işte. Çöp!” düşüncesiyle değerlendirmek kuşkusuz oldukça sağlıksız ve yanlı bir bakış açısı.

 

Filme tekrar dönersek Kathryn Bigelow’un güçlü yönetmenliği filmin her karesinde gözümüze çarpıyor. Bigelow, izleyenlerin dilinden düşmeyen, son yarım saatteki olağanüstü baskın sekansının haricindeki ilk 2 saat içerisinde de güçlü bir CIA filmi tabanı yaratıyor. Üstelik kimseyi şovenist bir kahramana dönüştürmüyor. Sürükleyici kurgusunun altında hafiften kendisini devam ettiren Alexandre Desplat notaları da filme büyük güç katıyor. Özellikle yine Bin Ladin’in öldürülmesini konu alan aynı tarihli bir başka film “Seal Team Six: The Raid on Osama Bin Laden” (2012) ile karşılaştırdığımızda Bigelow’un yönetiminin ne kadar “büyük” olduğunu çok daha iyi anlıyoruz. Aynı baskın sahnesinin farklı ellerde nasıl önemli ya da önemsiz hale gelebileceğini görmek için diğer filmin de izlenmesi gerekiyor.

Karakterlerinin çok derinlikli yazılmaması kuşkusuz filmde tek bir amacın olmasından kaynaklanıyor. “Usame Bin Ladin’i yakalamak!” Bunu yaparken en takdir edilesi nokta ise kendini “dişli köpek” olarak adlandıran Maya’nın, bir kadın olarak kendini erkeklere sunmadan bu işi başarabilmesi. Bu noktada filmi “feminist” olarak niteleyenler da olacaktır. Jessica Chastain’in üstün performansının ise bunda büyük payı var. Filmdeki 8 yıllık süreç içerisinde bakışlarının ardında barındırdığı bir sürü duyguyu aynı gerçeklikte yansıtıyor ve yürüyüşüne kadar kademe kademe kendini değiştiriyor. Jason Clarke, James Gandolfini, Kyle Chandler, Jennifer Ehle, Mark Strong, Joel Edgerton gibi oyuncular yan rollerdeki performanslarıyla filmi diri tutmayı başarıyorlar.