30.09.2017

16. Filmekimi Günlükleri – 1

The Beguiled

Sofia Coppola’ya Cannes’da yönetmen ödülü getiren The Beguiled, bir yeniden çevrim olduğu için ilk anda “ne gereği vardı?” sorusunu sorduruyor insana. Elbette bir kadın yönetmen gözünden kadınların hikâyesini dinlemek isteği ağır bastı en azından benim için. Ancak filmi izlerken aklıma gelen tek şey, bir şeylerin eksik olduğu hissiydi. Neydi bu eksikler? İlk başta altı doldurulamayan ve sanki izleyiciye bırakılan bir metin eksikliği. İkincisi de yeterince hissedemediğimiz kimya. İlk sorun, serimin epey uzun sürmesine rağmen kahramanlar adına tatmin edici bir geri plan hikâye sunulamaması, dolayısıyla bir çırpıda anlatılıveren çözüm bölümünden kaynaklanıyor zannımca. İkinci sorun ise tamamen oyuncu kaynaklı. Maalesef tutturulamayan kimya oyuncuların birbirlerine sanki temas etmeden kendi rolünü oynayıp çekilir gibi olan tavırları bu sorunun kaynağı. Ancak filmde seyredilmeye değen hiç mi bir şey yok? Elbette var, o da müthiş bir ışık kullanımı ile yaratılan atmosfer.

Seçil TOPRAK

 

Daha önce uyarlandığı filmin neredeyse ikiz kardeşi diyebileceğimiz bir uyarlama ile karşı karşıyayız. Tek fark, tarz farklılıkları denilebilir. Siegel filmi Hollywood kalıplarına uygun bir şekilde tasarlarken Coppola biraz daha Avrupa sinemasına yakın bir üslup benimsiyor. Coppola’nın sabırlı kamerası, yeri geldiğinde uzun planlar ve sabit çerçevelerle filmin akışına yön veriyor. Filmin çoğunluğu bir sessizliğin içinde yol alıyor. Bu sessizlik sayesinde film, hikâyesindeki gerilime kılıf bulabiliyor. The Beguiled müziğin doğru kullanımının sağladığı olanakları sonuna kadar kullanarak atmosfer yaratmakta zorluk çekmiyor.

Filmin detaylı eleştirisini okumak için tıklayın.

Haktan Kaan İÇEL

Sinemasına hayranlık duyduğum Coppola’nın Cannes Film Fsetivali’nde ödüle kavuşmasına sebep olan filmini büyük bir heyecan ile beklemekteydim. Fakat bu büyük beklentim ne yazık ki karşılığını tam olarak bulamadı. Coppola’nın filmografisinin birçok anlamda üstünde birçok yönden de altında kalan bir yapım The Beguiled. Kadın hikâyelerini müthiş bir atmosferden biz seyircilerine sunan Coppola, yine gayet heyecan verici bir yerden bakıyor mevzuya. Yalnız senaryodaki büyük boşluklar damakta kekremsi bir tat bırakıyor. Muhteşem ötesi görüntüleri, rüştünü ispatlamış başarılı oyuncuları ve feminist damarı da filmin eksik kalan hissiyatına yardımcı olamıyor ne yazık ki. The Beguiled, bir kez daha senaryo ile sinematografinin ayrılmaz, birbirini bütünleyen öğeler olduğunun ispatı oluyor böylece. Yine de her şeye rağmen Coppola filmografisinin takipçilerinin kaçırmaması gerektiğini söylememe gerek yok sanırım.

Tuba BÜDÜŞ

 

In the Fade (Paramparça)

Bu sene Cannes’ta ödül alan In the Fade filmi, hikâyesiyle izleyiciyi etkisi altına alan yenilikçi bir film. Özellikle Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanan Diane Kruger bu filmde ışıldıyor. Filmin açılış sahnesi çok acemice ve biçimsiz gibi görünse de bir süre sonra kendini toparlıyor. Mahkeme sahnesi filmin ne kadar özenle çekildiğinin ispatı. Bu sahnelerde izleyiciler gözlerini perdeden bir an olsun ayırmadı. Çok dinç, diri bir hikâyeyle karşımıza çıkmış Fatih Akın. Kendi tarzını yine iyi bir şekilde senaryoya yedirmiş. Yönetmenin ülkede yaşanan ırkçılığa yönelik eleştirisi oldukça yerinde. Özellikle adalet sisteminin işlevine vurgu yapması filme farklı bir bakış açısı sağlıyor. Bütün bunların yanı sıra film daha iyi bir finali hak ediyordu. Fakat Paramparça, senaryo açısından oldukça doyurucu bir filmdi.

Mert YILDIRIM

Fatih Akın’ın Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü Diane Kruger ile aldığı film; eşini ve oğlunu bombalı bir saldırıda kaybeden Katja’nın yas tutma sürecini ve hayatını değiştiren bu olay ardında derin psikolojik sarsıntılarını anlatmakta. Adalet duygusunun intikam ve bir yol hikâyesiyle kesiştiği filmde ilk göze çarpan filmin derin ve soluksuz atmosferi oluyor. Hikâye dilinin oldukça güçlü olduğu filmi seyrederken yan koltukta oturan insanların kesintisiz odaklandığına bakmayı ihmal etmeyin.

Fatih Akın yine farklı çekim teknikleri ile özelikle can alıcı sahneleri, şiddeti ve şiddetin yalınlaşıp; eşini, çocuğunu kaybetmiş bir bedende ne derece inceldiğini gösteriyor bize. Bununla beraber, geçişlerin ise bir birinden yüksek dozda seyir tadı yarattığını görüyoruz. Filmi izlerken özellikle mahkeme salonunda geçen sahnelerin toplumsal konulardaki derinliği yadsınamaz. Belki de en zorlu sahnelerin burada çekildiğini söyleyebilirim. Derin bir buhranın içinden çıkan Katja’nın intikam için başka bir evreye geçişini filmin içerisinde görüyoruz. Az sayıda mekân ve karakter üzerine kurulan hikâye oldukça yalın ve sade bir dil ile anlatılmış. Filmekimi’nin açılış gününde gösterilen ‘’In the fade’’ kuşkusuz tek solukta izleniyor.

Serkan İMRE

Fransız yönetmen Claire Denis’in Juliette Binoche’u merkezine aldığı yeni filmi Let the Sunshine In (Un Beau Soleil Intérieur) kadın – erkek ilişkilerine dair komik bir dille dürüst eleştiriler getiren iddiasız ancak eğlenceli bir yapım. Film ilerledikçe bu dürüstlük ilişkileri aşıp, perdeden taşıp bizleri iç hesaplaşmasına dahi itiyor. Elde edilen sonuç ise (kişisel) herkesin duymak istediklerine kulak kabarttığı kendini kandırma hâli. Komedinin ağır bastığı film sırtını bol bol diyaloglara yaslıyor. Binoche ise yer aldığı her sahnede devleşiyor.

İbrahim TOSYALI

 

The Killing of a Sacred Deer

The Killing of a Sacred Deer, daha evvel Dogtooth ve Lobster gibi filmlerle modern toplumun çıkmazlarını bize sert ve başarılı bir şekilde anlatan Yorgos Lanthimos’un son filmi. Yine modern topluma, sevgisizliğe, kutsal olan aileye sert bir bakış atan Lanthimos, çocuk istismarı ve şiddet dahil olmak üzere birçok meseleye de kendi üslubunca değiniyor. Bunu yaparken de Haneke sinemasına biraz daha yaklaşıyor. The Killing of a Scred Deer belki Lanthimos filmografisi içerisinde zayıf halka gibi görülebilir ama Haneke’leşen sineması için yeteri kadar sinir bozucu. Bir de kadraj ve açılar tamamen özgün ve atmosfere uygun olunca ortaya başarılı bir film çıkıyor diyebiliriz. Tabii Lanthimos filmogragisinde zayıf kaldığını ve beklentinin biraz düşük tutulması gerektiği şerhini tekrar düşerek…

Onur KIRŞAVOĞLU