24.08.2022

Andrey Zvyagintsev

Serkan İMRE

Rus Sinemasının En İyilerinden…

Sovyet sonrası film çekmeye başlayan en yaratıcı yönetmenlerden biri kuşkusuz Andrey Zvyagintsev’dir. 1964’te Sibirya’da doğan yönetmen, oyunculuk eğitimi de aldı. Sovyetlerin son döneminde ise Moskova’da Rusya Sahne Sanatları Akademisi’de sinema eğitimi gördü. 1992’de başladığı oyunculuk kariyerinde birçok film ve tiyatro oyununda yer aldı. 2000 yılına geldiğinde özel bir televizyon kanalı için üç bölümlük bir dizi çekerek yönetmenliğe başladı. Yakın tarihte başlayan yönetmenlik hayatı, ona kısa dönemde büyük başarılar getirecek, ileride dünya festivallerinde sarsıcı etkiler yapacak olan Rus yönetmen, sonunda istediği yönetmenlik şansını yakalamıştı.

 

2003 yılında kariyerinin dönüm noktalarından biri olan “Dönüş” filmini çekti. Birçok festivalde gösterilen film, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Ödülü kazandı.

Dönüş filminde babasız büyüyen Vanya ve Andrey, on iki yılın ardından babalarının eve gelmesiyle hiç tanımadıkları bir baba figürü ile yüzleşirler. Birlikte balık tutmaya gittikleri bir yolculuğun anlatıldığı filmde, estetik sahneler eşliğinde Zvyagintsev sinemasında karşımıza sıklıkla çıkacak olan yabancılaşma ve Sovyet sonrası Rus toplumunun aile kavramından bir kesit sunar. Yönetmen bu ilk filmiyle Venedik Film Festivali’nde Altın Arslan’la birlikte toplam beş ödül alırken Dönüş yılın en iyi filmi seçildi. Ayrıca Avrupa Film Ödülü’nü de kazanan yapım Oscar’a Yabancı Dilde En İyi Film dalında Rusya’nın adayı oldu.

İki kardeşin on iki yıl sonra eve dönen babalarıyla birlikte çıktıkları yolculuğu anlatan film, Rus sinemasının geleneksel yapısına taş değdirmeden devam ediyor. Film içerisindeki dini formlar tablolar ve bahsedilen alt metinlerde bir İsa hikâyesine dönüşüyor. Bir yandan da filmdeki hakim tanrısal bakış bu sayede kuruluyor baba ve babanın yıllardır tanımadığı çocukları üzerinde hazin ve trajik ağırlığı… Baba evin içerisindeki “tanrı”nın tasviri gibi yerleştiriliyor ve hikâyenin kurgusal bütünlüğü bu sayede oluşuyor. Filmin içerisindeki dinsel alegori atmosferle birleştiği anda kameranın zengin açıları temayla geniş bir bütünlük kuruyor. Seyirciyi görsel zenginliğe kavuşturan bu film, kameranın yakaladığı fotoğraflarla uzun yıllar kendinden söz ettirmiş, yönetmen açısından da ciddi bir prestij sağlamıştı.

Fakat bir baba-oğul ilişkisini sadece soyut bir tasvir üzerinden işlemek, hikâyenin anlaşılması için güçlüğe neden olabilir. Dönüş, sadece bu alana kapalı kalmıyor ve büyüme çağında iki erkek çocuğun kendilerini terk edip gitmiş olan babalarına öfkelerini, ama aynı zamanda bir babaya duydukları özlem ve ihtiyacı da çok ince bir şekilde yansıtıyor.

Tekinsiz bir tekne , çalınan bıçağın çaresiz güven duygusu… İki kardeşin gözünden anlatılan bu film büyük bir trajediyle son buluyor. Özellikle küçük kardeş rolünde oynayan Ivan Dobronravov filmi ve karakterleri yaşar kılıyorlar.

Yabancılaşma, İletişimsizlik ve Güven Bunalımları…

2007’de çektiği ikinci film “Sürgün” ile Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülüne aday gösterildi. Zvyagintsev ikinci filminde, büyük şehirden ayrılıp taşrada küçük bir kır evinde yaşamaya başlayan bir çekirdek ailenin yaşantısına odaklanıyordu. Anne, baba ve iki çocuğun kır yaşamına alışma çabaları sergilenirken ansızın filminin seyri değişiyor, anne Vera’nın kocası Mark’a hamile olduğu çocuğunun ondan olmadığını söylemesiyle film tamamen başka bir atmosferde devam ediyordu.

Yabancılaşma, iletişimsizlik ve güven bunalımları üzerinde duran filmde, renkler oldukça çarpıcıdır. Filmin sürpriz sonu ise unutulmayacak cinsten bir deneyim yaşatır. Bir çok açıdan “Dönüş” filminin gölgesinde kalan film aynı çarpıcı etkiyi yaratmamış fakat Cannes Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyunculuk Ödülünü getirmişti.

 

Film çekimlerine kısa bir ara verirken bir yandan da yeni filmi için çalışmalara başladığı dönem içerisinde 2009’da farklı yönetmenlerin çektiği kısa filmlerden oluşan New York, I Love You filmi için yaklaşık on dört dakikalık bir kısa film çeker yönetmen. Yeni filmi “Elena” için kamera karşısına geçtiğinde hem kendinde hem de çekim teknikleri açısından bir çok yeniliğe gidecek ve farklı bir sinematografiyle karşımıza çıkacaktır.

2011’de çektiği “Elena” Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde Jüri Özel Ödülü alır. Elena’da önceki filmlerde olduğu gibi yeni Rusya’nın aile kavramını sorgulayan yönetmen bu kez öteki filmlerinden farklı olarak sınıfsal bir bakış açısı da getirir. Zengin bir adamla ikinci evliliğini yapan Elena kocasının onunla kurduğu adeta efendi hizmetçi ilişkisini uyumla ve sabırla sürdürürken kendi çocuğunun başarısız profiline ve sorunlu evliliğine de yine kendi yöntemleriyle çözüm bulmaya çalışıyordur.

Eski bir hemşire olan Elena, bir zamanlar “hastası” olan zengin Vladimir ile evlidir. Aralarındaki ilişkiyi evlilikten ziyade “bakıcılık”, sevgiden ziyade ‘’şefkat’’ ile nitelemek daha doğrudur. Yani aralarında karşılıklı sadakat temeline dayanan bir durum vardır. Aynı yatağı paylaşmayan, özel olarak bir beraberlik kurmayan, sadece evin içerisinde belli zamanlarda yan yana gelen iki kişinin ilişkisi belki de.

Diğer bir yandan Vladimir ile Elena’nın önceki evliliklerinden olan Katya ve Seryozha iki çocuğu vardır. Yönetmen Zvyagintsev, başarılı bir şekilde, bir yana zengin ve modern bir baba-kız koyarken diğer bir tarafa da “geleneksel” ve dar gelirli bir ana-oğul hikâyesi yerleştiriyor. Bu şekilde hem Rusya’nın komünist dönem sonrasında bugün geldiği durumu, hem iki nesil arasındaki hayata tutunma mücadelesindeki farklarını ortaya koyuyor. Asıl ilgi çekici nokta ise bir şekilde işçi sınıfı içerisinde yer alan bireyin burjuvaziye geçişinin durumunu Elena’nın üzerinden anlatıyor, ki zaten film kendisini bu durum üzerinden kuruluyor.

Yönetmen, görsel bağlamda doyurucu sahneler yerine detay endeksli bir bakış açısıyla filmi seyirciye seyrettiriyor. Bu açıdan yönetmenin izleyici kitlesinde de bir değişim yaşanmaya başlar. İlk filmlerinde baskın olan görselliğin ardından kurguya ağrılık veren bu ikinci yaklaşım, yönetmenin tarzındaki değişiklik açısından tartışılmaya başlanmış, filmi eleştirenler içinde uç tepkiler verilmesine neden olmuştur.

Günümüz Rusya’sında Bir Eyüp Hikâyesi

2014 yapımı Leviathan filmiyle her zamanki gibi festivallerin aranan yönetmeni olan sinemacı, sinemanın konu çeperini de biraz genişletmiş oldu. Temalarında toplumsal problemlerden daha çok bireyin varoluş sorunlarına ağırlık veren yönetmen, son filminde belirgin bir sistem ve bürokrasi eleştirisi yaparak sinemasına yeni bir tema eklemişti. Cannes’da Kış Uykusu’yla yarışan film, En İyi Senaryo ödülüyle yetinmişti. Münih Film Festivali’nde ve Londra Film Festivali’nde En İyi Film ödülleri aldı.

Film Eyüp peygamberin hikâyesinin günümüz Rusya’sına uyarlanmış haliydi. Merkezden uzak küçük bir sahil kasabasında tiranlık kuran bir belediye başkanına karşı evinin kamulaştırılmaması için mücadele veren bir araba tamircisinin yaşadıklarını anlatan film, yeni Rusya’da devlet aygıtının bireyler üzerinde kurduğu tahakküme dair küçük bir insan hikâyesi sunuyor.

Son dönemin Rus filmlerinde yozlaşan devlet memurları sıklıkla karşımıza çıkamaya başladı. 2011 yapımı Angelina Nikonova’nın yönettiği “Alacakaranlığın Portresi”nde otoyolda polislerin tecavüzüne uğrayan bir kadının kendince kurduğu intikam senaryosu resmedilmişti. Zvyagintsev‘in çizdiği tabloda ise eğer tiranlığa karşı gelirsen hakimler, savcılar, polisler, devlet namına maaş alan her kim varsa adeta bir düşman ordusu gibi karşına diziliyor. Yönetmen küçük bir kasabada bu atmosferi yaratırken bu atmosferi bütün Rusya’ya projeksiyon yapabileceğinin alt yapılarını da sunmaktan çekinmiyor. Yozlaşmış belediye başkanının odasında arkasında Putin’nin resminin yer alması bu durumun en bariz örneği.

Bu adaletsizlik karşısında kendisine yardımcı olması için Moskova’dan çağırdığı askerlik arkadaşı avukatın yardım ederken bu tiranlığı karşısında kendi canını zor kurtarır hale gelişini de izleriz. Yönetmen bireylerin idealize edilmesinin kurtuluş olmadığını bize en somut halde gösterir. Hukuka Moskova bağlantılarında güvenen avukat, araba tamircisinin karısıyla sevişmekten çekinmeyerek, bir anlamda eski aidiyetlerin bu yeni düzende itibarının kalmadığında gösteriyordur.

Kasabada yaşayanlar eğlenmek için ormana gidip mangal yaptıklarında tüfekleri ile de eski devlet başkanlarının fotoğraflarını hedef tahtası yaparlar. En çok kurşun Lenin’e mi Stalin’e mi gelir bilinmez ama anlarız ki umut Ruslardan çok uzaktadır.

Devlet aygıtı kadar devletin kilise ile kurduğu çıkar temelli ilişkide imgeye yer bırakmayacak bir gerçeklikle gözler önüne seren film kurtuluşun nereden geçtiğini göstermese de nereden geçmediği konusunda oldukça net bir tablo çizer.

Zvyagintsev, toplumsal yozlaşmayı devlet aygıtının bireylerin hakları üzerinde ne denli fırsatçı etkiler yarattığını gösterirken; kendisinden beklendiği gibi bireysel hikayeleri ve aile kavramını da es geçmemiş. Sorunlu bir çocuk, umutsuz bir baba, mutsuz bir eş filmde bizi bekleyen çekirdek aileyi oluştururlar.

Adaletin yok hükmünde olmasına Ruslar kadar bizim de her gün yeni deneyimlerle tekrar tekrar öğrendiğimiz bu zaman aralığında, kuşkusuz “Laviathan” bize yabancı gelmeyecek bir film.

Toplumsal Çöküş

1 Haziran 2017’de Rusya’da vizyona giren son filmi geçtiğimiz günlerde Filmekimi kapsamında Türkiye seyircisi karşısındaydı.

Sonbaharın içinden gelip ormanın derinliklerine doğru ilerleyen, puslu ve kasvetli gökyüzünün altındaki küçük bir çocuk… Yalnız başına eve doğru ilerlerken, evin içerisinde iki ayrı kutup, iki ayrı dünya ve iki ayrı insanla karşılaşır. Anne ve babasının olağanca “sevgisiz” halinden çıkan küçük Alexey…

Okul gününün sonunda Moskova sokaklarından öğrenciler evlerine dönerler. On iki yaşındaki bir çocuk olan Alexey, düzenli ana şehir sokaklarını kullanmak yerine eve gitmek için dolaylı bir yol seçmeye karar verir. Alexey, şehrin eteklerinde bulunan ağaçlık bir alanda yerel bir nehir tarafından yürümesine yol açan bir yol izler. Eve dönmek için acele etmez. Bunun nedeni ise anne-babası olan Zhenya ve Boris’in birbirlerine karşı düşmanlık ile boşanma dönemi içerisinde oluşlarıdır. Ayrı ve uyuşmaz kişiliklere sahip olan bu ikili, yeni ilişkiler içerisine girip yeni yaşamlar kurmaya çalışıyor.

Evlerinin içerisinde küçük kayıp bir hikâye… Ve bu kaybedişliğin içerisinden bir gün çıkıp giden masum bir hayat. Onun varlığını o güne kadar fark etmemiş ailesi; Alexey’in kaybolmasıyla başlayan zorlu serüven, onu bulmak için devam eder. Kaybolan sadece Alexey değil onunla birlikte kendine topluma ve hayatın tüm heyecanın varlığına yenik düşmüş iki ayrı insan yatar. Birbirlerinden ayrılmak üzere olan çift, küçük çocuklarının bir anda ortadan yok olmasıyla yalnızlıklarının ve birbirlerine olan öfkelerinin nasıl derinleşip bir yandan da yozlaşan hayatları içerisindeki çaresiz tavırları, uçlaşan duygularını izleten bir film…

Toplumsal çöküşün bir çok yanıyla gösterildiği filmin 21. yy insanlarının kayıp ve bencil hayatlarını küçük bir göz kırpışla önümüze getirir. Diğer bir yandan bürokrasi, devlet, aile üçgeninde küflenmeye yüz tutmuş bireylerin hayatlarını gözler önüne serer.

Seyirciye sorgulama ve empati hissiyatlarını bir kez daha hatırlatan, soru sorduran büyülü bir hikâyedir bu.

Zvyagintsev, önceki filminde olduğu gibi Loveless filminde de aile kurumuna odaklanıyor ve bu “mikrokozmos” aracılığı ile toplumundaki yozlaşmayı, sevgisizliği, insani değerlerden uzaklaşmayı anlatıyor. Ayrılma sürecindeki bir çiftin on iki yaşındaki çocuklarının, içinde yaşadığı ortamdan kurtulmak için kaçışının hikâyesi seyirciye aktarılıyor.

Prestijli ve ses getiren ödülleri toplayan Rus Yönetmen Andrey Zyagintsev “Leviathan” filminden sonra “Loveless” filmiylede kendinden söz ettirecektir.