24.01.2023

Kurak Günler: Cehennem Ortasında Yapayalnız

Hiç kuşku yok ki büyük çoğumuz, etrafımızdaki çemberin her gün biraz daha daraldığı hissini iliklerimize kadar yaşıyor, bu hissin içinde her gün biraz daha dibe çekiliyoruz. Bunun nedeni belki de her birimiz için farklı temellere dayansa da mutabık kaldığımız ortak nokta ise özgürlüklerimizi her gün biraz daha kısıtlayan boğucu siyasi atmosferin hayatımızın her anına sirayet etmeye devam etmesi. Bunda hiç kuşku yok ki demokrasiyle yönetilen (!) Türkiye’de özellikle son 20 yıldır otoriter popülizmin yükselişini sürdürmesi ve mevcut hâkimiyetini elindeki tüm kozları kullanarak daha da güçlü kılması etkin oluyor. Yaşamın her alanında hiç kimsenin hayat tarzına müdahale etmediğini (!) söyleyen bir iktidarın buna karşın eylemleriyle toplum mühendisliğine soyunması ve keskin kutuplardan oluşan bir yapı inşa etmesi de birbiriyle taban tabana zıt düşüyor. Kendi tarafından olmayanı dışlayan bir zihniyetin geçmişin intikamını alırcasına güttüğü politika ise azınlıkta kalan kesim için kabusun ta kendisi oluyor. Hem de yıllardır süregelen…

Tepenin Ardı ile başladığı uzun metraj kariyerine sırasıyla Abluka ve Kız Kardeşler ile devam eden Emin Alper’in dördüncü uzun metrajı Kurak Günler, 75. Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış (Un Certain Regard) bölümüne seçildiği andan itibaren sinemaseverlerin ilgisini tamamen üzerine çekti. Film, yandaş basın organlarınca “T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan destek almasının ardından senaryoyu değiştirip LGBTİ+’yı özendiren eşcinsel içeriklere yer verdi” şeklinde asılsız iddialarla karşı karşıya kalsa da Emin Alper’in konuya ilişkin açıklaması olayın bir karalama kampanyası olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Olayın bununla sınırlı kalmayıp T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’’na bağlı Sinema Genel Müdürlüğü’nün Kurak Günler’e verdiği finansal yapım desteğini “senaryoda gerçekleştirilen değişikliklerin uygun görüşmemiş olması” kararını gerekçe olarak göstererek faiziyle birlikte geri istemesi ise bardağı taşıran son damla oldu. Emin Alper’in sosyal medya hesaplarından konuyla ilgili yaptığı açıklamada “Ülkemizde hiçbir başarının cezasız kalmadığının talihsiz bir örneği olmuştur” ifadesiyle verdiği tepki ise filmin vizyona girmeden bir gün öncesinde büyük yankı uyandırarak sinemaseverleri tek bir paydada birleştirdi.

Cannes’ın ardından ülkemizde gerçekleştirilen film festivallerinde seyircisiyle buluşan ve biletleri satışa çıktığı an tükenen Kurak Günler nihayet vizyona girdi. Bir süredir kuraklık sorunuyla boğuşan Yanıklar kasabasına yeni atanan genç savcı Emre’yle belediye başkanı Selim, yerel gazeteci Murat ve kasabanın eşrafı arasında yaşanan çekişmeleri anlatan Kurak Günler, ülkemizin saf politik gerçekliğinden beslenen bir hikâye sunmakta seyircisine. İlk ismi Yanıklar olan, daha sonrasında Balkaya’ya dönüşen ve en nihayetinde Kurak Günler’de ortak karara varılan filmin oyuncu kadrosunda Selahattin Paşalı, Ekin Koç, Erol Babaoğlu, Erdem Şenocak, Selin Yeninci, Sinan Demirer, Nizam Namidar, Ali Seçkiner Alıcı ve Eylül Ersöz yer alıyor.

Filmin açılış sahnesine adeta “büyük resim”den bakıp genç ve idealist cumhuriyet savcısı Emre ile bölgede görevli hakim Zeynep’in obruk kenarındaki konuşmalarına şahit oluyoruz. Jeolojik yapısı uygun olan karstik arazilerde oluşan obruk, filmde ise yer altı suyunun kullanımı ile yani insani faktörle ortaya çıkan bir yapay süreç olarak karşımıza çıkıyor. Kurak Günler’in anlatmak istediği de Emre’yi tedirgin eden obrukların varlığı sayesinde çarpık ve içi boşaltılan toplum ile siyaset yapısının da tam bir tezahürü oluyor. Akabinde Emre’nin arabayla Yanıklar’a girişinde şahit olduğu ve kasabaya inen domuzu avlamak için peşinden adeta bir düşmanı kovalarcasına tüm hırslarını bileyerek koşan halkın vahşi yüzüne şahitlik etmesi, temposu yüksek bir girişle hikâyenin de fitilini ateşliyor. Bu noktada zihinlerde beliren ise Norveçli yazar Henrik İbsen’in özgün adı En Folkefiende olan ve dilimize Bir Halk Düşmanı adıyla çevrilen eseri oluyor. İbsen’in 1882 yılında kalem aldığı ve temelinde rant ile meslek etiğini savunan iki kardeşin hikâyesinin yer aldığı eser, Emin Alper’in filminin de esin kaynağı oluyor.

İdealist fikirlerle görev yerinde cumhuriyetin aydınlık ilkelerine bağlı kalan savcı Emre’nin şaşkınlığı ise bununla sınırlı kalmıyor tabii ki. Belediye başkanının avukat oğlu Şahin ile onun yakın arkadaşı dişçi Kemal’in, Emre’yi makamında ziyaret edip hoş geldin diyerek kendi “racon”larına uygun yaptıkları uyarı, mevcut düzene dair parçaları teker teker birleştirirken üçlü arasındaki çatışmanın da filizleri toprağın yüzüne çıkmaya başlıyor. “Küçük bir yerde normal karşılanan” yemek daveti ise hikâyenin belkemiğini oluşturuyor. Yanıklar’ın merkezi diyebileceğimiz ve tüm kirli düzeni besleyen belediye başkanının evi, bu anlamda Emre için de geri dönüşü mümkün olmayan olaylar silsilesinin miladı oluyor. Belediye başkanının bir işi çıkması sonucu apar topar ayrılması sonucu Şahin ve Kemal’le baş başa kalan Emre için düşman topraklarındaki her hareketi ve sözü, av ürkekliğinde gerçekleşiyor.

Karanlık bir gecede Emre’nin ve seyircinin gerçeklik algısını bozan o döngünün içine girince ise Emin Alper’in hikâye anlatıcılığının demli kısımlarına ulaşıyoruz. Kasabanın muhalif gazetecisi Murat’ın filmin başlarında Emre’nin suya girdiği yerde yaptığı “Tehlikelidir burası, balçıktır dibi çekiverir adamı aşağı” cümlesi ise bir uyarıdan daha fazlası oluyor. Öyle ki Murat, Yanıklar cehenneminin ceremesini çeken ve köylünün deyimiyle “rakı masalarına gül olan” bir karakter. O karanlık malum gecede Emre’nin sırrına ise en yakından şahit olan ve onunla ilgilenen yine kendisi. Murat’ın Emre’yi köylüye karşı uyarması, köylünün de Murat’ın cinsel yönelimine karşılık ortaya attığı dedikodular, eşit şartlarda ve rızaya dayanması muhtemel bir ilişkinin celladı haline getirerek homofobiyi de dahil ediyor.

Gerçek bir Türkiye distopyasının yansıması olan kirli ilişkiler, üstü kapatılan gerçekler, suç ortaklığı, siyasi yolsuzluklar, homofobi ve otoriter popülizm, hikâyenin tüm boşluklarına sızarak politik ve psikolojik gerilimin tüm sarsıcılığıyla bütünleşiyor. Filmin anlatısını nitelikli kılan faktörlerden biri ise seyircinin yıllardır onlarcasını görerek bıkıp usandığı bilindik taşra kalıbının dışına çıkması. Bu noktada Emin Alper’in hikâyeyi “Her şeyden biraz ekleyeyim” mentalitesi yerine hakkını vererek ve tüm noktaların altını doldurarak sunması, yaşadığımız boğucu gerçekliğin etkisini en saf sinema dilinin perdedeki yansımasına dönüştürüyor.

Ülkenin mevcut politik atmosferinin erozyona uğrattığı sosyal, hukuki, kültürel ve ekolojik tahribatını her dakikasıyla daha da artan muazzam bir gerilimle aktaran film, otoriter popülizmin kirli yüzünü de içine hapsolduğumuz çıkmaz üzerinden kusursuz bir biçimde dile getiriyor. Bu noktada hikâye içindeki obruklar da Emin Alper’in anlatı dilini inşa ederken kısa vadeli çıkarlar için uzun vadede halkın zararını gözetmeyen politikacıların demagojisinin en net kanıtı niteliğinde. Otoriter ve manipülatör siyasetçilerin halkı sürükledikleri çukurun metaforik bir karşılığı olan obruklar, ekonomik krizle, toplumsal gerilimle ve kimi zaman savaşla iktidarı bırakmamak için ellerinden geleni yapan siyasetçilerin bir yanılsaması oluyor adeta. Halkın sömürülen çıkarları ise bir kar topu misali büyüyerek filmde de olduğu gibi toplumsal bir infial ve felakete sürükleniyor.

Türkiye distopyasının pek çoğumuzla karşı karşıya bıraktığı ve hissettirdiklerini peşine düşen Emin Alper, yaşadığımız duygulara tercüman olurken yarattığı mikrokozmos ile de bunu en net biçimde dile getiriyor. Linç kültürü ve homofobinin özellikle filmin son anlarında yaşattığı gerilim ise seyircisini bulunduğu yere çiviliyor. Neredeyse otuz yıldır sönmeyen bir yangın olan Madımak Katliamı’ndaki öfkenin tâ kendisi Yanıklar’ın topraklarında kök salan zehirli bir bitki misali boğazımıza dolanıp nefessiz bırakıyor.

Geniş katmanlara yayılan anlatımını yan hikâyelerin de katkısıyla tuğla gibi bir romana dönüştüren Emin Alper, imza attığı işlerde çıtayı her seferinde öyle bir yukarı taşıyor ki yönetmenliğini bu derece istikrarlı bir biçimde daha da iyiye ulaştırması, sinemamızın geleceği adına daha da ümitli olmamızı sağlıyor. Selahattin Paşalı ve Ekin Koç’un arasındaki çekimi tam kararında sunarken, yan karakterlerin de hikâyenin figüranı yerine belirleyicisi olması, hikâyenin saf Anadolu tadını kıvamında sunuyor. Basit bir iyi-kötü mücadelesinin çok ötesinde bir anlayışla kendi sinemasının ve ülkemiz sinemasının son yıllardaki tartışmasız en iyi işine imza atan Emin Alper, zihinlerdeki etkisi uzun süre geçmeyecek Kurak Günler ile sinemanın büyülü gücünü iliklerimize dek hissettiriyor. Hikâye anlatımı ve oyunculuklardaki başarının Christos Karamanis’in mükemmel sinematografisi ve Stefan Will’in harika müzikleri ile daha da yukarı taşınması Kurak Günler’i mutlaka beyaz perdede izlenmesi gereken bir şahesere dönüştürüyor.

Kurak ve karanlık günlerin aydınlığa dönüşmesi dileğiyle…